Sadık Yalsızuçan’la “Kürt Dilinde Tasavvuf” Söyleşisi

Sadık Yalsızuçanlar’la “Kürt Dilinde Tasavvuf” söyleşisi…

Kürt dilinde tasavvuf denilince ne çağrışıyor sizde?

Gerçi bilgeliğin o geleneksel ve hermetik diline ‘kuşdili’ derler, dolayısıyla, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Süryanice vb. hangi dille kendini ifade ederse etsin ortak bir  üst‘dil’i vardır. Ama ‘Kürt dilinde veya diliyle tasavvuf’ denildiğinde, irfanın Kürtçe dile gelmesini anlıyorum. Kürt bilgelerin İslam’ın erken dönemlerinden itibaren yazıya geçmiş verimleri çağrışıyor.

‘Kuşdili’ nedir?

O kadar güç bir soru ki! Sadece ehlinin anladığı, Bektaşi şeyhi Edip Harabi’nin deyişiyle, ‘ehline helal naehle haram olan’, ‘şarap’la da nitelenen hermetik dil. Esasen hikmetin dili sembol ve sükûttur. Dile geldiğinde ise, ehline açık olur. Naehle kapalıdır. Sırlanmıştır.

Neden şarapla niteleniyor?

Sadece şarapla nitelenmiyor. Geleneksel bilgelik edebiyatımızda iki ayrı sembolizm alanı var. Biri yüz, diğeri meyhane sembolizmi. Bu alanların kendine özgü bir (s)imge düzeneği var, bir şiirsel mantığı var. Meyhane dendiğinde dergâh, tekke, medrese, zaviye, hankah anlaşılır. Âlemi de meyhane olarak niteleyen sufi şairler vardır. Bu, Kürt dilinde yapılan sufi edebiyatı için de geçerlidir. Örneğin Ahmed-i Ciziri. Özellikle meyhane sembolizmini kullanır. Yüz sembolizmini de kullanır. Şarap, tabi imge olarak, sarhoşluk veren bir madde olduğu için, İlahi aşkla sermest olma halini ima eder. Doğrudan Muhammedi Nur’u, yani bilgeliği besleyen kaynağı imler.

O halde Kürt tasavvuf verimlerini bu düzeneğin içinden okumak mı gerekiyor?

Böyle pek yapılmıyor ama doğrusu bu. Söz konusu Mela Ciziri, Feqiye Teyran veya Exmed-i Xani ise özellikle buna dikkat etmek gerekiyor. Kürt dergahlarında ve medreselerinde iki bilgenin de Diwan’ı okutulur. Şerh dersleri vardır. Tabi irfani olarak o havzayı besleyen temel kaynaklar bunlar. Böylesi bir sembol dünyası içinden konuşuyorlar. Yorum geleneğinde, mollalar buna dikkat ederler. O dile de vakıftırlar. Yani Kürt sufi şairi ‘şarap’ dediğinde bunun İlahi feyiz veya Muhammedi Hakikat olduğu bilinir. Saki yani içki sunucu, mürşittir, kılavuzdur. Kadeh, feyizdir, irfani içeriktir. Meyhane dediğim gibi dergahtır. Bir de yüz sembolizmi var. Mela Ciziri’nin Diwan’ında bu sembollere çok rastlarız. Bir tür bu sembollerle kurulmuştur denilebilir. Yüz, yani vecih, Zat’tır. Allah’ın doğrudan Zat’ının imgesidir. Birliktir, tevhittir. Hatta tevhid-i sırf derler, mutlak birlik yani, yüz, onun simgesidir. Örneğin saç, kesrettir, çokluktur, beş duyu ile algılanan alemdir, bu alemi oluşturan şeylerin tümüdür. Saç, küfr sözcüğüyle ifade ediliyor, Arapça kökenli bir sözcük. Kürtçe ve Farsçada başka sözcükler de ona eşlik eder. Gece demektir, siyah, karanlık, örtü…Birliği örten bir şey. Yani tevhit etmeyi, birlemeyi güçleştiren bir şey. Yanağa sarkan zülüf, birliğe gölge düşmesidir. Birliğin gölgelenmesi bir bakıma. Biz, ne nuruz ne karanlığız, biz, gölgeyiz. Dünyada olma hali. Heidegger’den ödünç alırsak, bulunma, olma durumu diyebiliriz. Kirpik yani ok, yaralayan, avlayan bir şey. Göz de öyle. Kaş ve kirpik, ok ile yay gibi Allah’ı aşkın ve içkin boyutlarıyla ima eden bir şeydir. Allah ile Muhammet’tir diyenler de var. Ağız mesela, dudaklar, mürşittir yine. Saki gibi. Kelamın mahalli çünkü. Mayalayan, dölleyen kelam oradan çıkar. Şeker dudaklı diyor Mela Ciziri örneğin. Bu, kelamın, yani insanı eğiten, olgunlaştıran, dölleyen sözün güzelliğine, tatlılığına işaret eder. Ne bileyim başka pek çok imge var. Bu sembolizm içinden konuşulduğunda yani anlam sırlandığında karşımıza çıkan dile ‘kuşdili’ deniyor. Kürt sufileri bu sözlüğe aşinadır. Burada zaten dediğim gibi bu toprakların bütün dillerinde sembolizm ve onu taşıyan anlam dünyası aynıdır. Tabi araya bazı yerel unsurlar giriyor.

Kürt tasavvuf edebiyatına ilişkin çalışmalar ne durumda? Bu tarihsel belleği nasıl öğreniyoruz?

Tabi bugün 25 milyonu aşkın insanın konuştuğu bir dil Kürtçe. Dünyanın farklı ülkelerinde Kürt Enstitüleri, dernekler, vakıflar, akademik kurumlar, okullar, medreseler ve dergahlarda kullanılıyor, çeşitli araştırmalar yapılıyor. Bilimsel çalışmalar yapılıyor. Bizde İttihatçıların ilk yasaklama döneminden itibaren belirli bir paslanmaya maruz kalmış. Ama artık bu süreci geride bırakıyoruz. Selim Temo’nun Kürt Şiiri Antolojisi, Mehmed Uzun’un Kürt Edebiyatına Giriş’i gibi son derece kapsamlı çalışmalar ortaya çıktı. Yazılı edebiyatın bilançosu bir anlamda A. Jaba tarafından ortaya konmuştu. Ama Mehmet Bayrak’ın da dikkatimizi çektiği başka bir derli toplu çalışma, Aladdin Secadi’nin Kürt Edebiyatı Tarihi’dir. Bu kapsamlı kitaptan izleyebildiğimiz kadarıyla -ki  ağırlıklı olarak Irak ve İran havzasını konu alır-, bu alandaki çalışmalar çeşitli eksiklerle, gerçekdışı ve çelişik bilgilerle, zaaflarla doludur. Buna rağmen, Kürt edebiyatı tarihinin bilinen ilk örneklerinden itibaren ve uzunca bir süre sufiliğin etkisinde gelişen tarihsel hafızası büyük oranda tasavvuf edebiyatı verimleriyle oluşmuştur. Tabi diğer dillerde olduğu gibi, Arap alfabesiyle yazılmış, önceden söylenip sonradan kayda geçirilmiş kaynak eserlerin bir kısmı kitaplıklarda, bir kısmı kişilerde bir kısmı ise kayıptır. Sufi geleneğinde, edebiyatı göz önüne alınacak olursa klasik dönem, 15. yüzyılda başlar, diyebiliriz. Bereketli bir havza olarak Cizre’yi özellikle anmak gerekir. Şeyh Exmed-i Nişani, havzanın bilinen ilk ve en büyük sufi şairidir. Sözünü ettiğim sembolizm alanlarını yoğun biçimde kullanır. Diwan’ı bilgelik açısından Kürtler’e büyük sırlar söyler. Melayê Bate var örneğin. Efendimiz’e mevlit yazmıştır.

Mevlit türü Kürtçe’de Türkçedeki gibi ilgi görmüş müdür?

Görmez olur mu? Hem Diwan’larda Efendimiz’e naatlar yer alır hem de müstakil mevlitler vardır. Çok sayıda mevlit yazılmıştır Kürtçede. Buna ilişkin Türk dili ve edebiyatı bölümlerinde bazı yüksek lisans ve doktora tezleri yapıldı. Ama yeterli değil. Açılmasını umduğumuz Kürdoloji bölümlerinde inşallah bu kapsamlı araştırmalar yapılır. O saklı hazine ortaya çıkarılır.

Başka hangi sufiler var?

Mukuslu Mir Muhammet var örneğin. ‘Şexe Senan’ın Tarihi’ ve ‘Kara Süvari Tarihi’siyle ünlenmiş Feqiyê Teyran var. Kürt dilinin Yunus’u diyebilir miyiz bilmiyorum, doğrusunu ehli bilir. Ama Klasik Kürt edebiyatının, tasavvuf irfanının beslediği edebiyatın klasikleri bunlar. Demin andığım isimler var. Köken olarak Hakkari’li, Ciziri Botan havzasının ve Kuzey Kurmanç lehçesinin gözkamaştırıcı örneklerini vermiş Exmed-i Xani var. Binaltıyüzelli yılında doğmuş, sanırım bin yediyüz altıda Cemal’e yürümüş. Mem u Zin’i ile Kürt tasavvuf edebiyatının doruk örneğini vermiş.  Memê Alan destanını işlemiş. Öğrencisi Beyazıtli İsmail bir çok gazel dışında Gülzar adında Arapça-Farsça manzum bir lugat ortaya koymuş. Sonraki dönemlerde bu vadide Siyapuş, Çölemerikli Şerif Han, Beyazidli Murad, Erivaslı Molla gibi kişilikler beliriyor. zikredilebilir. Aynı dönemde, Hana-ê Abadi’den söz etmeliyiz. Diğer yandan Mahzuni ile hareketlenen Gorani sufi şiir geleneği söz konusu.

Kürt tasavvuf geleneğinde Nakşibendilik mi baskındır?

Öyle denebilir. Nakşi gelenek, Kürtler arasında yaygındır. Diğer sufi geleneklere mensup Kürtler de vardır ama bu oldukça azdır, hatta istisnaidir bile diyebiliriz. Bu konuda Mele Sadreddin (Yüksel)’in oğlu Müfid Yüksel oldukça kapsamlı bilgilere, belgelere sahip. Nakşibendilik, Kürt sufi geleneğinin karakterini, doğasını da belirlemiştir. Kürt Nakşiliği, zühdü yani dinin zahiri boyutunu, dindarlığı, kulluk formlarını titiz biçimde uygulamayı; medreselerdeki dini öğretimi fazla dikkate alır. Esasen dinin zahiri boyutu dediğimiz şeriat, sadece fıkıh denilen dini hukukla, emir ve yasaklarla, şekli konularla ilgili değildir. Kürt bilgeleri bu konuda örneğin İbn Arabi’den ve onun takipçisi sufilerden de etkilenmişlerdir. Yani şeriatı, hakikatin dışsal boyutu olarak, perdesi veya örtüsü olarak görmemişler, bizatihi hakikatin kendisi olarak görmüşlerdir. Bu yüzden, marifeti elde etmek, yani Allah’ı tanıma bilgisine ulaşmanın ancak şeriate nüfuz etmekle mümkün olacağını düşünmüşlerdir. Kürt sufilerin çoğu, belki tamamına yakını medrese öğretimi de almıştır. Dini öğrenimleri son derece güçlüdür. Dergah-medrese gerilimi, Kürt coğrafyasında pek görülmez. Hem molla yani bilgin hem sufi yani bilgedirler. Nakşibendilik dışında daha heteredoksi geleneklerin örneğin Halvetilik, Kalenderilik, Celvetilik, Cerrahilik vs. yollarının Kürtler arasında pek az ilgi gördüğü söylenebilir. Ama Bektaşilik, Alevilik-Kızılbaşlık faslı başka…

Ben de onu soracaktım…

Özellikle Dersim havzası, Alevi-Bektaşi geleneğin hakim olduğu bir yerdir ama örneğin Kalenderilik gibi daha heterodoksi geleneklerin bağlılarına da burada rastlayabiliyoruz. Deyim yerindeyse merkezinde sofuluğun, zühdün olmadığı hatta yer yer hümanistik denilebilecek bir karakterde oluşumlar bunlar. Kalenderilik tabi Balkanlardada revaçta olmuştur. Ama, buralarda yüzyıllar boyu Nakşibendi geleneğin etkin olduğu görülüyor. Tabi, sonradan Büyük Kürt bilgesi Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid’le birlikte Nakşi gövdesine Halidilik aşısı yapılır. Ve Kürtler yaygın biçimde Halidi geleneğin dairesine girer.

Mevlana Halid’e, ‘İkinci Mevlana’ da deniyor değil mi?

Evet… Asıl adı Halid Bin Ahmed. İslam dünyasında Mevlana Celaleddin-i Rumi’den sonra ‘Mevlana’ lakabıyla anılan ve bu isimle ünlenen ikinci kişi olduğuna bakılırsa etkinlik alanı anlaşılmış olur. Bir süre Bağdat’ta kaldığı için kendisine Mevlana Halid-i Bağdadî de deniyor… Esasen Mevlana Halid’le birlikte Nakşi bilgelik geleneği ile Kadiri geleneği ve diğer bazı gelenekler de birleşiyor. Halidilerin pek çok kolu, Nakşi olmalarına rağmen cehri zikir yapar, yani yüksek sesle. Nakşilerde biliyorsunuz, esas itibariyle hafi (gizli, sessiz) zikir yapılır. Halidi kolunun meclislerinin çoğu cehri zikir yapar.  İcazetnamesinde, yani diplomasında, Ebu’l-Bahâ Eşşeyh Ziyâeddin Mevlânâ Hâlid bin Ahmed bin Hüseyin eş-Şehrezûrî el-Kürdî olarak isimlendirilmiş. Caf aşiretinden…1777 yılında -bazı kaynaklarda 1778 ve 1779 olarak da geçer- Şehrezor’da dünyaya geliyor. Dönemin ünlü bilginlerinden, Muhammed Adem-i Kurdî, Salihê Kurdî, Mıstefayê Kurdî gibi Kadirî gelenekten bilgelerden icazet alıyor. Özellikle Kürt başkaldırısının büyük bir dönemine öncülük yapan Berzencî ailesinin ünlü alimlerinden Abdurrahim ve Abdulkerim Berzencî kardeşlerin yanında uzun süre kalarak Mantık ve Kelam ilimleri üzerine yoğunlaşıyor. Senendec’te Muhammed Kuseym’den matematik, geometri, mühendislik gibi bilimleri öğreniyor. Eğitimi için gittiği Bağdat’tan Süleymaniye’ye dönüyor ve Şeyh Abdulkerim Berzencî’nin ölümü üzerine genç yaşta Süleymaniye Medresesi’nin sorumluluğunu üstleniyor. Yedi yıl burada kaldıktan sonra 1805′te Hicaz’a gitmeye karar veriyor. Bilgelerin çoğu gibi bir süre Şam’da kalıyor, Medine’ye ve oradan Mekke’ye geçiyor. Hacı olduktan sonra tekrar Süleymaniye’ye dönüyor. Sinê ve Hamedan’da müderrislik yapıyor. 1809 yılında arkadaşı Mîrza Azîmabadî ile Hindistan’a gitmeye karar veriyor. İran üzerinden Hindistan’a altı ay boyunca yürüyor ve yol boyunca mollalarla sohbetler yapıyor. Bu kısa süre içerisinde 50 milyona yakın insanın Kuran’la ilgili yorumunda değişiklikler yarattığı söylenir. Cihanabad’ta Abdullah Dehlevî tarafından büyük saygıyla karşılanıyor. Burada irşad icazetini alarak 1811 yılında Kurdistan’a geri dönüyor. Bir süre yine Süleymaniye’de kaldıktan sonra Bağdat’a giderek İhsanîye Medresesi’ni açıyor. Bu medrese ilk Halidîye tekkesidir. Burada hem Kadirî hem de Nakşi şeyhi olduğu için kendisine Zülcenaheyn (iki kanatlı) ünvanı verilmiştir. Bağdat’ta bir süre kalıp Süleymaniye’ye dönüyor ve burada ikinci bir dergah açıyor. Eğittiği haleflerini Müslüman ülkelere gönderiyor. Tekrar Bağdat’a, oradan da Şam yakınlarındaki Salihiye’ye gidiyor. Orada da bir tekke açıyor. 16 Haziran 1826 tarihinde Şam’da 49 yaşında Cemal’e yürüyor.

Mezarı nerede?

Şam’ın Salihiye ilçesindeki Kasyun tepesinin eteğinde. Sultan I. Abdülhamid’in emriyle mezarının üstüne bir kümbet yaptırılmış. Farsça ve Kürtçe şiirleri de vardır. Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülkesi olan Endonezya’da çok sayıda müridi olduğu, bunların pek çoğunun Mevlana Halit’ten aldıkları ilhamla, etnik hiçbir ilişki olmamasına karşın Kürt isimlerini kullandıkları bilinmektedir. Mevlana Halid’in kişiliği ve öğretisi, Nakşibendi tarikatı içerisinde büyük değişiklikler meydana getirdi. Nakşibendi geleneğinin geçmişte de Kürtler arasında önemli bir rolü vardı. Tarikatın etkinliği, Mevlana Halit’le birlikte önemli oranda artmıştır. Osmanlılardaki Nakşibendilerin çoğu Mevlana Halid’e katılmıştır. Başta akaid ve fıkıh hakkında olmak üzere birçok konuda eserleri var.

Neler bunlar?

Mîsbahu’d-Dîvan’ı var, şiirleri. Eqîda Kurdîya (Kürtçe elyazması akide), Risaleya Rabita, Rabıta Risalesi, Mektûbat, (Öğrencilerine yazdığı Arapça, Farsça mektuplar), Adab Risalesi, Zikir Adabı Risalesi, Tarîk Risalesi, Cila’ül-ekdâr, Fera’idü’l-Fevâid, Hosînameya Mevlana Mevlana Halid’in Vasiyeti, Akd-ul Cevherî fi Farki Beyne Kesb-îl Matûrîdî, (Eşarîlerle Maturidîlerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler, Abdulhamit Harputi tarafından yazılan bir şerhi vardır), Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail, Mektubat ve diğer risalelerden alıntılar, Makamat-ı Ali-i Hariri-i Kurdî, (Cem-ul Fuad kitabı üzerine bir “haşiye”), Nîhayeyî Remelî, (Cuma bahsi, 2 cilttir), Şerha ‘Eqayida ‘Eddûdî, Şerh, (Hanefi mezhebinden Şafi’î mezhebine geçenler için bir kılavuz), Halîbet-il Ekrad fî Teqelubat-îl Emsar, Feraîl-il Fevaid, Cela-ul Ekdar we Seyf-il Bîtarî we Selewat, Rîsala Adabên Şêx û Mirîdan, (Şeyh ve Müridler için Zikir Adabı), Rîsala Zikrkirina di Tefrîka Nakşibendide, (Nakşibendi tarikatında Zikrin Kuralları hakkında risale)…

Demek ki Kürtçede kelam ve irfan kurulabiliyor?

Kürtçe, hem şiir hem de irfan açısından son derece elverişli tabi.

Başka hangi Nakşi bilgelerinden söz edebilirsiniz?

Yüzlerce alim, bilge, şair çıkmış Kürtlerden. Özellikle Güney havzasından Şeyh Maruf Nuri, Molla Halil, Molla Yahya Mizuri, Mir Kor, Evdereham Aktepi özellikle zikredilmelidir. Süleymaniye şeyhleri de anılmalı. Selim, Herik, Molla Salih, Mehri,…İran’dan Sefi Vako var mesela. Hafız gibi binlerce beyit yazmıştır. Fatih Jibaru sonra. Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Mevlevi olduğu söylenen Molla Rehim Tevagozi  sonra. Timur Kuli,Teyfur ve Derviş Newruz. Molla Velev Han, Şah Pirto, Muhammed Ağa Caf, Salim, Mufti Zehavi, Vefayi, Evdellah Bey Mizbah, Şehrizor’lu Nadi, Hacı Kadir Koyi…Daha nice derviş ve şair var. Bunlar Kürt dilinde insanlık durumunu, insanlık bilgisini, hikmeti aktaran kişilikler. Tabi Kürt tasavvufu, şairlerden üzerinden ziyade, şeyhler dolayımından gelişmiş, yayılmıştır. Abdurrahman Taği, Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayan bir kişilik örneğin. Erzincan, Bursa’dan, Edirne’Den bile halifeleri olmuş.

Tağ medreselerinden çok söz edilir…

Hizan’ın Tağ köyünden Hazret. Geçen yüzyılın büyük bilgelerinden. Üstad-ı Azam ve Seyda lakabıyla da anılıyor. Köken itibariyle Siirt Şirvan’dan. Nurşin’e gelip yerleşiyorlar. Dedesi Mela Mehemmed’den tederrüs ediyor önce. Hadis, fıkıh, tefsir alanında yetkinleşiyor. Babasından Şafii fıkhına ve Arapça gramere ilişkin dersler alıyor. Bir süre yörenin büyük bilginlerinden Mela Abdussamed’in derslerinde bulunuyor. Zekası, hafızası ve seyr-i süluku Bediüzzaman’a benziyor. Çocukken örneğin yaşıtları oyun oynarken Taği, melaların dizi dibinde ezber yapıyor, ders görüyor. Mela Abdussamed Cemale gidince Mela Ziyaüddin Arvasi’nin ders halkasına katılıyor. Arvaslar biliyorsunuz, Nakşi geleneğin önemli ailelerinden. Aslında bu macerayı, Mela Sadreddin Öztoprak’ın anılarından okumak lazım. Mehmet Çağlayan’ın Şark Uleması da bu anlamda önemli bir kaynaktır. Kürt medreselerinin son yüzyıldaki hikâyesinin önemli bir bölümünü anlatmıştır. Taği, Nakşi gelenekten olmakla birlikte, Ekberi irfandan da beslenmiş. Heterodoksi geleneklerdeki neşveye de sahip. Manevi etkinliği çok fazladır. Yüzlerce halife yetiştirmiş, icazet vermiş. Taği, fakr yolunun yıldızlarından aynı zamanda. Buradaki fakrı, hem adını ve benliğini aradan kaldırmak hem de yoksulluk anlamında okuyabiliriz. Dünyayı üç talakla boşamış yani.

Nasıl yani?

Hani Hz. Rabia bir gün uyarılır ya, ‘bir gönülde iki sevda olmaz’ diye. Hem dünyaya hem ahirete talip olunmaz. Hem iktidar hem sufilik istenmez. Esasen sufilik, her türden iktidarı köktenci biçimde dışlamayı öngörür. Gerçek sufiler, deyim yerindeyse anarşizan bir tutuma sahiptir. Yapısöküm gibi bir şeydir yaptıkları. Örneğin sıkı bir zahid gelip bağlanmak istediğinde, eğer zühd, onun için granit bir duvara dönüşmüşse ve seyr-i sülukunu engelliyorsa, onu yıkmak için gerekirse hata yaptırırlar. Taği, gündelik yaşamında son derece sade bir insan. Fakr hali üzre yaşıyor. Dervişlerine de bunu öğretiyor. Bazen eski Yunan düşünürleri gibi doğanın içinde ders veriyor, kırlara, dere kenarlarına götürüyor talebelerini. Nahiye müdürlüğü, kadılık resmi olarak müderrislik önerilerini geri çeviriyor. Bir süre Abdulbari Çarçahi’ye öğrenci oluyor. Hocası kendisinden oruç tutmasını, az yemek yemesini ve daha az uyumasını isterken, sık sık mezarlıkları ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunuyor. Bu yüzden bazı geceler bir iki saat mezarlıkta kalıyor. Bazen orada sabahlıyor.

Bölgenin büyük alimlerinden ve sevilen simalarından Sıbgatullah Arvasî’nin yanına gidip ders alıyor. Dokuz yıl boyunca hocasının hizmetinde bulunduktan sonra, icazet alıyor.

Hicaz’a gidiyor.  Medine’de İmam Rabbani’nin Muhammed Mazhar ile görüşüp, sohbetinde bulunuyor. Hac dönüşü hocasının da tavsiyesi ile Bitlis’in Nurşin nahiyesine yerleşiyor.

Bediüzzaman Ondan söz ediyor mu eserinde?

Ediyor… Emirdağ Lahikası’nda şöyle diyor : “…nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi İsparit’te, birden bire, meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rû-yi zemini fethedecek bu hocalardır … âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsaydı, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka, hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.” Abdurrahman Taği’nin ismi, Bediüzzaman’ın ders aldığı hocaları arasında da geçer. Yaşam öyküsünün anlatıldığı Tarihçe-i Hayat’ta şöyle bir kayıt vardır : “Molla Said Şark’ın büyük ulema ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilim ve irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.” Öğrencileri arasında Nurs köyünden olanlar da var. “Bu Nurslu öğrencilere iyi bakın. Bunlardan biri İslâm dinine büyük hizmetler yapacak. Fakat hangisi olduğunu şimdilik bilemiyorum.” Dermiş. Nurşin’de yirmi yıl kadar kalıyor. Ölümünden önce ağır bir hastalık geçiriyor. Buna rağmen hiçbir sünnet namazını ihmal etmeden hepsini ayakta kılıyor. Gece namazlarını da terketmiyor. 1886 yılında Nurşin’de Hakka yürüyor. Buraya gömülüyor. Taği, Kürt tasavvufunun ve irfanının en büyük yıldızıdır.

Reklamlar

Ridwan Xelîl hakkında

Misilman im, Mirov im, Kurd im, Kesekî Serbixwe û Azad im..

28/08/2013 tarihinde Hevpeyvîn / Reportaj içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: