Kategori arşivi: Berhem

Gotinên Gunehkar An Jî Gotinên Azad û Dirust

“Gotinên gunekar” navê “novelek” ya Hesenê Metê ye. Dema min ew xwend û xilas kir, ez fikirîm; min got gelo vê pirtûkê çi karîgerî li ser min kir; di şûna xwe de çi hêla ser ruh û mejiyê min? Du gotinan di hişê min de olan dan, çûn û hatin; min qet nekarî ez xwe ji wan xelas bikim: azad û dirust.

Hesenê Metê li himberî gotinê dirust e û ne bendî ye, wekî “ena el-heqekê” daye pêy serowena fitreta însanî. Di vê rêyê de lewheyên ku te bigihîne rastiyê hestî ne; kêleka rê hemî hestiyê mirovan in, tazînek mirovî digirin.

Ji mar bigire heya hemî benderuhan û heya Xwedê, Hesenê Metê li himberî hemî hebûnê xwedanê gotina dirust û azad e. Ew gotinê ji tiştekê tenê re nake hêcet û alet. Ew li ti gotineka şaîrane jî nagere. Ew tenê sadiqê gotina rast e. Ti nîr li ser aqil û dilê wî, hestên wî nînin. Gotin li cem wî qet xira nebûye. Bi wê gotina dirust ew careka dî li bîra me tîne ku nivîsandina heqîqetê ne karê “tarîxçî” an jî “civaknasan” e. Tenê edebiyat dikare barekê wiha giran bide ser milê xwe; ji ber ku tenê ew xwedanê gotina azad û dirust e; merciyê ew jê destûrê jî bigire tine ye. Bi gotineka dî, edebiyat li dûv wê xezêneya însanî ya ku însanî bi destê xwe wenda kiriye digere; li wê hewa û auraya ku bi derewan û durûtiyê kirêt û genî nebûyî.

Hesenê Metê wî mekan û auraya wê xezîneyê hêj di destpêka “novela” xwe de wekî taswîrekî yê Meryemaya ezîz û Îsayê nûranî wiha raberî me dike: “Ku ruhekê şairane bi min re hebûya min ê ji we re bigota cîh û warekî wekî sîngê diya meriv e… zarokatiya xwe bifikirin, biçin xwe li ser sîngê dêya xwe dirêj bikin serê xwe danin ser wan pêsîrên tije şîrê pak û sipî… û bikevin xew. A cîhekî welê ye. Ku we bivê bidine pêy min.” Belê di vî dergehî de hertişt bi masumiyeteka bêleke hêj pak û spî ye. Li vir mar jî di ser avê de nayêt kuştin, ji ber ku ew jî nobedarê wê masumiyeta bêleke ye.

Helbet, Hesenê Metê di serowena gotina dirust de, pirsan jî di serê mirovî de dide çêkirin: Gelo ew gotina ku dibêje “Mar di ser avê de nayê kuştin” li kû ma? Muqtedîran çawa gotina dirust xira kir û mar jî di ser avê de kuşt? Wan çawa gotara mezin tarîx jî, kir bendiyê xwe?

Ew çavên req belbûyî yên di metnê Hesenê Metê de qet li ser mirovî xwe nadin paş. Nerihetiyek dilê mirovî digire. Mirov nikare hêmin be. Agirê nava mirovî gur dibe. Metin bi xwe li himberî mirovî dibe xeyaletek û êrîşî mirovî dike.

Hesp, tekerlek, tren, wapûr, têl-telefona ji behra Manşê dirêjî bejiya Emerekiyê dibe; keştî û wargehên asmanî, e-dinya, xurme xurma tempoya pêşketinê qet ranewesta û bi fîziniya saroxên asîmanî berdewam e. Dibe ku di esrê 20ê de tiştek li ser rûyê erdê û di binê erdê de nema nehatî keşf kirin; dibe ku di gelek nêzîk de hindek planetên dî digel dinê bibin cîranên ku hergav rêyên wan li hev dikevin.

Lê kur û keçên mirovan ew xerabiya ji “qatilê pêşiyê” ji Kabîlî maye, heya niha jî çareser nekiriye. Di çaryeka pêşiyê ya esrê 21ê de jî, berbezînka “serkeftinê” hêj komên cinayet û bêexlaqiyan meşrû dibîne. Helbet li vir kelehên bayên hestên însanî baweşîn dikin û tîrêjên ji bircên wan didin wê bîra tarîya cinayetên kurê mirovan hêj ne qediyan e. Edebiyat hêj keleheka saxlem e bo parastina hemî keder û hêviyên li ser rûyê bêgunehan; xudanê gotina rast û azad e. Hesenê Metê di vê kelehê de bi çavên beloq radiweste; çavên wî mirovî rehet nahêlin…

Reklamlar

Gotinên Gunehkar

İlk Günaha Yolculuk / Abidin Parıltı, Radikal Kitap 14/11/2008

Hesenê Metê sözlü kültür geleneğinden olabildiğince beslenir bu romanında. Romanın konusu ve anlatılanlar dışında, bunları anlatmak için seçtiği dil de yapıya doğru bir şekilde hizmet eder. Nitekim benzetmelerde bile mistik olanı ve doğaya dönüşü ön plana koyar.

“Gotinên Gunehkar”, insan hakikati üzerine kurulmuş bir roman. Değişimin ve sorgulamanın insanın kendini bulması üzerindeki etkisine, mitolojik referanslarla odaklanır

Hesenê Metê, 1980’lerin karmaşası içinde ülkesini terk etmek zorunda kalan ve İsveç’e yerleşen Kürtlerdendir. Gençlik yıllarından itibaren Kürtçe öyküler yazan ve bugüne kadar da üçü roman olmak üzere (Labirenta Cinan, Tofan ve Gotinên Gunehkar) altı kitap yayımlayan, birçok çeviri kitaba imzasını atan Kürtçenin üretken ve özgün yazarlarındandır.

Gotinên Gunehkar ise Metê’nin yeni romanı… Hesenê Metê her romanında farklı arayışların içine giren bir yazardır. Bu romanında ise mistik ve düşsel bir yapının üzerinden ilerleyerek kadim dertleri sorguluyor. İyilikle kötülüğün tanrısal savaşını, ilk günahtan beri insanoğlunun içinde bulunduğu trajediyi, aşkın değiştiren, dönüştüren ve dolayısıyla günahkâr kılan yüzünü, dinlerin insan üzerindeki etkisini sorguluyor ve bizi hem tanrının hem de şeytanın sofrasında konuk ediyor.

İnsan hep kendini arar. Başka yollardan, farklı inançlardan geçerek kendine ulaşmaya çalışır. Ancak neden sorusu sorulduğunda insanlar yalnızlığa giden bir evreyi yaşarlar. Sorguladıkça, yalnızlığın dipsiz kuyusuna gömülür.

Romanımızın kahramanı Behram da işte tam da böyle bir noktada durmaktadır. Önceleri kendi halinde, dinine bağlı, haramı ve günahı kendinden uzak tutan bir ilahiyat fakültesi öğrencisidir. O güne kadar yalnız kalmamış, cemaatlerin içinde kendine yer bulmuş ve sorgulamadan yaşayıp durmaktadır. Ancak Luluhan’la karşılaştıktan ve onu köyde ziyarete gittikten sonra bütün hayatı değişir. Luluhan düşsel bir hayat sürmektedir. Evini köyün dışına kurmuştur. Dünyanın iyiliğinden ve kötülüğünden uzakta iki çocuğu ve karısıyla yaşamaktadır. Behram’ın, Luluhan’ın ikiz çocuklarından biri olan Nagina’yla karşılaşması Behram için hayatının kırılma noktası olur. Aslında o zamanla birlikte Behram ilk günaha ve öncesine doğru düşsel bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk  gücünü efsanelerden, dini referansların tersyüz edilmesinden, yeniden hatırlamaktan ve sorgulamaktan alır. Yapının dramaturgisini bunun üzerinden kurar. Son derece sağlam bir dramaturgiyle düşsel olanın ve kadim geçmişin peşine düşer. Bu yolculuk boyunca kendine varır aslında. Sonuç olarak bir müritten bir günahkâr doğar ve bu düşten uyandığında ise tamamen yalnızlaşır. Ancak diğer yandan onun düşü, Luluhan, Nagina ve ailesinin gerçeği olur.

Roman boyunca birçok efsaneyle ve mitolojik hikâyeyle karşılaşırız. Başlangıçta romanın temel yapısından kopuk gibi görünen bu hikâyeler, Behram düşe yattığında anlamını bulur. Düğümler ustaca birbirine bağlanır. Diğer yandan anlatılan efsaneler, masallar orada yaşayan insanların gerçekliğidir ve bugünlerine ışık tutar. Hesenê Metê masalın temel klişelerini de ustalıkla kurmuştur. Aslında temel yapı da bunun üzerinden kurulmuştur. Kahraman birini sever, sevdiği kişi ortadan kaybolur ve kahraman onu kurtarmak için yolculuğa çıkar. Bu yolculuk boyunca birçok amansız engelle karşılaşır, nihayetinde sevdiğini ararken, içsel bir yolculuktan da geçmiş olur ve bir değişime uğrar. Burada da aynı durum kısmi olarak söz konusudur. Behram, günahkârlığa ilk adımını atıp Nagina’yı çıplak düşündüğünde, bunu bir mürit olarak kendine yediremez ve bulduğu bir taşla kafasını yarar. Baygın düştüğünde Nagina yanındadır. Birlikte yolculuğa çıkarlar. Aslında Nagina onu yolculuğa çıkarır ama ortadan kaybolur. Behram onu aramak için yolculuğa çıkar. Türlü badirelerden sonra Şeytanla karşılaşır. Bu yolculuk boyunca değişime uğrayan Behram, şeytanla karşılaştığında tanrı ile Şeytan arasındaki kadim derde ortak olur. Ancak Nagina hala ortalıkta yoktur. Nitekim masalın klişesi burada kırılır ve düşte Nagina ölür.

Behram, ilahiyat fakültesine gittiğinde E şehrindedir. Kimliksiz, cinsiyetsiz ve hayali bir şehir olarak bakılabilir buraya. Nitekim birkaç isim dışında Metê, gerçek isimlerden, günümüz gerçekliğinden olabildiğince uzak durmaya çalışmıştır. İsimler ve olaylar mitolojik ve dinsel kodlarla yüklüdür. Bu anlamda roman birkaç farklı okumaya açıktır. Gerçek dünyayla bağlantısı kurularak yapılabilecek bir okuma, düşsel ve içsel bir yolculuk sonucu değişen bir hayatın okuması ve mitolojik öğelerin ağırlıkta olduğu dinsel temelli bir okuma…

Sözlü Kültürden Beslenen Yazar

Romanın temel motiflerinden birisi yılandır. Luluhan evini yılanların mekanına kurmuş ve hiçbir şekilde onlara dokunmamaktadır. Nagina’nın dedesi Mekrus, Markus’tan gelmesine rağmen bu isim zaman içinde değişime uğramış ve Mekrus olmuştur. Bilindiği gibi yılan İslam dininde lanetli bir hayvandır. Ancak Mekrus yılanlara dokunulmasına izin vermez ve onları korur. Romanın ilerleyen sayfalarında bu ismin anlamının ecinni feriştahı olduğu söylense de mekruh olana bir gönderme olarak da görülebilir. Diğer yandan yılan motifi Nagina’nın ismi üzerinden şekillense de, zira Nagina Hint mitolojisinde Şahmeran’la aynı kapıya çıkar, bizi ilk günaha ve ilk günahın işlenişindeki yılanın rolüne kadar götürür.

Hesenê Metê sözlü kültür geleneğinden olabildiğince beslenir bu romanında. Romanın konusu ve anlatılanlar dışında, bunları anlatmak için seçtiği dil de yapıya doğru bir şekilde hizmet eder. Nitekim benzetmelerde bile mistik olanı ve doğaya dönüşü ön plana koyar. Bugünün teknolojik dilinden ve yazılı kültürün oluşturduğu kelimelerden uzak durur. Benzetmelerini doğadan ödünç aldığı kelimelerle besler. Bu teknik dengbêjlerin sık sık başvurduğu bir tekniktir.

Gotinên Gunehkar insan hakikati üzerine kurulmuş bir roman. Değişimin ve sorgulamanın insanın kendini bulması üzerindeki etkisine, mitolojik referanslarla odaklanır. Nagina ve Behram üzerinden ilk günaha kadar götürür bizi Metê. Nitekim roman boyunca verilen kodlarla düşünülürse Nagina Havva, Behram ise Adem’dir. Ve ilk günahı işlemeleriyle birlikte gerçek dünyadan dışlanırlar. Düşsel bir dünyada yolculuğa çıkarlar. Zaten yine romandan referans alarak söylersek insan da tanrının bir düşüydü. Böylelikle ilk günah tanrının düşü olmaktan çıkmış insanın düşü olmuştur.

Ancak son derece sağlam kurgulu, düşsel ve mistik olanın iyi kullanıldığı bu roman birkaç yerde sekteye uğramaktadır. Zamansız, mekânsız, tamamen düşsel olan bir hikâyenin içine Mekrus’un ‘gerçek’ hikâyesi (Ermeni meselesiyle koşut bir şekilde) bütün yapının içinde sakil durmaktadır. Bu hikaye, kanımca romanın düşselliğini zedelemekte ve gücünü zayıflatmaktadır. Diğer yandan bazı yerlerde Behram’ın oldukça entelektüel olması ve bugünün dünyasından benzetmelere girmesi de aynı oranda sakil durmaktadır. Örneğin, Avrupa’da nam salmış bir Kürt dansçısı olan Leyla Hanım’dan ve Süslü Rachel’den söz edilmesi ve bazı benzetmelerin bunun üstünden kurulması Behram karakteri üstünden yazarın aklını bize hatırlatır ki bu da bizim yaratılan illüzyondan çıkmamıza neden olur.

  • Gotinên Gunehkar, Hesenê Metê
  • Avesta Yayınları, 2008, 151 sayfa

Şivanê Kurmanca (Şivanê Kurd) | Ereb Şemo

Romana Yekemîn a Erebê Şemo “Şivanê Kurmanca” ji aliyê Weşanxaneya Lîsê ve piştî 74 salan bi alfabeya Celadet Elî Bedirxan, ligel orjînala xwe hate çapkirin. Pirtûka ku bi alfabeya Latînî ya ku di 1929an de ji hêla Îsahak Margolovî hatibû çêkirin, di sala 1935an de ji aliyê Neşra Hikûmetê Rewanê ve hatibû çapkirin. Berhema Erebê Şemo, piştî 74 salan ku Weşanxaneya Lîsê çap dike ji aliyê nivîskar, wergêr û zimanzanê kurd Mustafa Aydogan ve hatiye amadekirin.

Di pêşgotina Mustafa Aydogan de gelek hêlên pirtûkê û yên Erebê Şemo derdikeve ber çavan. Aydogan di pêşgotina xwe ya dûvdirêj de, qala serpêhatiya berhemê dike.

“Romana kurdî ya yekem di sala 1935an de bi alfabeya Îsahak Marogûlov ve hatiye çapkirin. Piştre ji hêla Î. Orstrogoskaya ve wergerê zimanê rûsî hatiye kirin û Bazîl Nîkîtîn jî ji rûsû ev pirtûk wergerandiye Frensî. Nuredîn Zaza jî ev pirtûk ji Frensî wergerandiye kurmancî. Yanî Şivanê Kurd weke wergera wergera wergerê hatiye çapkirin û li nava kurdan belav bûye. Zaza dema pirtûk wergerê kurmancî dike nav weke Şivanê Kurd diguherîne. Bi vê çapa Weşanxaneya Lîsê re pirtûk bi zimanê xwe yê ewil jî tê veçapkirin û navê wê yê orjînal Şivanê Kurmanca derdikeve pêşberî xwendevanan.”

Maksîm Gorkî ji bo nivîskarê kurd Erebê Şemo wiha dibêje: “Gelê kurd bi zimanê nivîskarê xwe Ereb Şamîlovî qise dike…”

Mem û Zîn (1695) Ehmedê Xanî

Cizre Beyi, Mir Zeynuddin’in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı.

Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana kahramanı Mem ise Tacdin’in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz), eğlence ve bayram günlerinde çoluk–çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi.

İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn’di) Onları görür görmez ikisi de yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzüklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin ve sersem onduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem’in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem’in parmağına doğru elini uzatınca Mem de onun parmağında bulunan paha biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkisi de Sîti ve Zîn’in ne yapmış olduklarını anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun’a olanları anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin’in yanına varıp, Sitî ve Zîn’inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem ‘bununla yaşıyorum’ diyerek yüzüğü vermez.

Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre’nin önde gelenleri Cizre Bey’inden Sitî’yi Tacdine isterler.

Bey, Tacdin’e Sitî’yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran’ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey’in kapıcısıdır.

Tacdin Beko’yu hiç sevmez. Bey’e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığını söyler fakat bey: ‘değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de kapıcıdırlar’ der. Beko, Bey’in Zîn’i Mem’e vermemesi için ‘Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn’i Mem’e vermiş.’ Bunun üzerine kızan Bey, ‘and içerim ki; Zîn’i eş olarak Mem’e vermeyeceğim’ der. Bey’in ava çıktığı bir günde Mem Zîn’i görmek için bahçeye girer. Mem’i gören Zîn birden yıkılıverir yere. Bu sırada Mem onu görmez gül ve reyhanları seyrederek şöyle der:

Ey gul! Eger tu nazenînî, Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?
Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, Ey sümbül! Gerçi senin güzel kokun var,
Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, Reyhan senin için kara yüzlü olmuş.
Hun ne ji mîsalê zilfe yarin Fakat siz yârimin zülfüne benzemezsiniz.
Hun her du fızûl û he zekarın İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
Perwanyê şem’ê werdê alî, Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
Zîn’a me ji sorgula te geştir Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir.
Bext’ê me ji talıê te reştir Benim bahtım da senin talihinden daha karadır.

Mem bunu söyledikten sonra Zîn’i görür ve oda orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem’i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem ‘Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum’der. Bey’in yanında bulunan Tacdin abanın altında Zîn’in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey’i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak, evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn’in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görülmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko’nun oyunlarıyla beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem’in iyi oynadığını görünce Mem’in yönünü Zîn’e doğru çevirir. Zîn’i görüp hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem’in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn’in hasretine dayanamayıp ölür. Mem’in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko’yu görüp öldürür.

Beko’nun öldüğünü gören Zîn, bakın hakkında ne düşünüyor:

Ey şah û wezirê izz-û temkin! Ey izz ve temkinli şah ve vezir!
Ez hêvî dikim ne kin înadê Rica ediyorum inat etmeyiniz,
Der heqqê vi menbeê fesadê Bu fesat kaynağı hakkında.
Lewra ku xwedanê ins û canan Çünkü insanlar ve cinlerin Allah’ın,
Wi xaliqe erd û asimanan, Yer ve göklerin yaratıcısı,
Roja ewî hubbe da hebîban Sevgiyi, sevgilileri verdiği gün,
Hıngê ewî buxzê da raqiban O zaman buğzu da rakiplere verdi.
Em sorgulin, ew jibo me xare Biz kırmızı gülüz, o bizim için dikendir
Em gencîn û ew jibo me mare Biz hazineyiz o bizim için yılandır.
Gul hıfz-ı di bin bi nûkê xaran Güller dikenlerin gagasıyla korunur,
Gencîne xwedan di bin bi maran Hazinelerde yılanlarla beslenir.
Ger ew ne bûya di nêv me hail Eğer o olmasaydı aramızda engel,
Işqa me di bû betal û zail Aşkımız da bozulur ve zail olurdu.

Nasıl ki bir gülü diken, hazineyi de yılan koruyorsa, bizim de bekçimiz (köpeğimiz) Beko olacaktır diyen Zîn, Mem’in mezarının başında devamlı ağlayarak şöyle der:

‘Ey vücudumun ve canımın ve mülkümün sahibi,

Ben bahçeyim, sen de bahçıvan

Senin bahçen sahipsizdir

Sen olamazsan onlar neye yarar

Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir.

Zülfümü tel tel çekeyim

Sonra yârim sen beni belki değişik görürsün

En iyi hepsi yerinde kalsın

Hakk’a emanetim teslim ediyim.’

Diyerek yapıştığı Mem’in mezar taşında canını verir. Bey, Zîn’i gömmek için Mem’in mezarını açtırarak Zîn’i sarktığı esnada şöyle seslenir:

‘Memo! Al sana yar! der.

Xanî, bu aşk hikâyesini, Kürt halkı arasında oldukça yaygın olan ve sözlü gelenek yoluyla yüzyıllarca dilden, dile dolaşan ‘Memê Alan Destanı’ndan esinlenerek yazmıştır. Mitolojik bir nitelik kazanan bu destan M.Ö.’den bu yana halk arasında, daha çok dengbêj‘ler tarafından ve özellikle uzun kış gecelerinde ard arda uzayıp giden gecelerde manzum ve bazen de anlatıcı durup mensur (hikâye edici bir dille) anlatırdı. Uzun soluklu bu dengbêjleri, halk âdeta büyülenmiş bir şekilde ve kendinden geçercesine saatlerce dinler ve onu takip eden gecelerde hikâyenin sonunu büyük bir sabırsızlık ve merakla beklerdi. Halkın ilgisine göre anlatıcısı da hikâyenin kısa veya uzunluğunu belirler. Xanî, ‘Mem û Zîn’i XVII. Yüzyılın sonlarında yazmıştır. O dönemde yazılmış olan bütün eserlerde Arapça ve Farsça’nın etkisi altında kalıp bu dillerden kelimeler mevcuttur. (Bu Divan Edebiyatı’nın da bir özelliğidir.) Bundan dolayıdır ki bu Mem û Zîn’de de bu etkiyi görebilmek mümkündür. Buna rağmen bu eser, Kürt dilinin ve zengin kültürünün ispatıdır. Xanî’nin, ‘Kurmancım, kûh-î kenar’ (Kürdüm, dağlıyım, kenardanım) deyişi, sanırım birçok sorunun cevabı niteliğindedir. Bu eser, ilk olarak Ahmed Faîk tarafından (1143 hicri-1730 miladi) yılında Azeri Türkçesine çevrilmiştir.

Sırrı Dadaş bilge, 1969 yılında nesre çevirip, beyitlerini sadeleştirmiştir. 42 yaprak 83 sayfadan meydana gelmiş bu çevirinin ilk sayfası zayidir. Faîk, Ehmedê Xanî’den 35 yıl sonra çeviri yapmıştır. İki ayrı yerden kendisinden bahsetmekte olan Faîk ayrıca gazellerin son beyitlerinde mahlas kullanmıştır.

İkinci olarak Abdulaziz Halis Çıkıntaş 1906 yılında Türkçeye çevirmiştir. Fakat kitap bir türlü basılamaz. Arapça, Fransızca, Almanca, Rusça başta olmak üzere birçok dile çevrisi yapılmıştır. 1968 yılında M. Emin Bozarslan tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliyet gibi Mem û Zîn’de dünyanın ölümsüz edebi eserleri arasında yerini almıştır. Ve yine bu eserlerdeki gibi Mem û Zîn’de de beşeri aşktan ilahî bir aşka yükseliş vardır. Bu aşk etrafında Xanî, çağın sosyal, kültürel, dini ve idari durumunu güçlü bir şekilde tasvir etmiş, bölgenin (Botan bölgesi) törelerini, bayramlarını (Burada Newroz bayramının yeri oldukça önemli…), bayramlarla birlikte av partilerini, kır eğlencelerini kısacası halkın bütün yaşantı tarzlarını görebilmek mümkündür. Aşk unsurunun yanında, dağlardan (Cudi, Tur ‘Tur dağı’), sulardan (Özellikle Dicle nehrini), ağaçlardan, hayvanlardan, kuşlardan (Bülbülün önemi büyük), bitkilerden (Bülbülle bağlantılı olarak gülden), renklerden, kokulardan sık sık bahsetmekte bunları okuyucunun zihninde canlandırıp âdete gözler önüne sermektedir:

Mem Bi Dîcle’ra Di Beyîve Mem’in Dicle’ye Seslenişi
Ey Şıbhetê eşkê min rewane! Ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir!
Be Sebr û Sıkünî aşiqane Ey âşıklar gibi sabırsız ve sükûnetsiz nehir!
Bê Sebr û Qerar û bê Sıkûnî Sabırsız, karasız ve sükûnetsizsin,
Yan Şıbhetê min tu ji cinûnî? Yoksa benim gibi sen de deli misin?
Qet nine jibo tera qerarek Senin için hiçbir karar kılmak yok,
Xalıb di dilê tedaye yarek. Galiba senin gönlünde de bir yar var.

Dicle’ye seslenen Mem’in önünde kendisi gibi sabırsız ve sükünetsiz bir âşık olduğunu döktüğü gözyaşlarını da Dicle’nin suyunu benzetmesi, Dicle’yi kendisi gibi deli, aşık görmesi bunların her biri Mem’in kendi vasıflarını Dicle nehrine de yüklemesi ile, böyle bir bağlantı kurmuştur. Dicle suyu gibi Mem’in dağa ve rüzgara karşı seslenişi; Zîn’in de muma kamlara ve pervaneye seslenişi bunların her biri bahtsız olan Mem ve Zîn’in içinde bulundukları çaresizliği anlatır.

Zîn Bi Findêra Di Beyîve Zîn Muma Sesleniyor
Ey henser û hemnişîn û hemraz Ey arkdaşlar ve yerliler ve sırdaşlar!
Herçendi bî sohtinê wekî min Gerçi yanmak yönünden benim gibi sin sen,
Emma ne bî gotinê wekî min Fakat konuşmak yönünden benim gibi değilsin.
Ger şibhetê min te jî bî gota Eğer sen de benim gibi söyleseydin
Dê min bî xwe dil qewî ne sohta. Benim de gönlüm fazla yanmazdı.

Zîn bir sohbet arkadaşı aramakta ve derdini muma yanmaktadır. Xanî, aynı zamanda hikâyede ateşin önemine, kutsallığı da deyinmiş: Mem, Zîn’le beyin bahçesinde buluşuyorken bey, av partisinden döner beyin döndüğünü gören Tacdin, Mem’i kurtarabilmek için evini ateşe verir. Burada ateş kurtarıcı bir görev almaktadır. Diyebiliriz ki Xanî, Zerdüştlük inancının düalizminden etkilenmiştir. Zerdüşt dininde düalizm (iyi-kötü, aydınlık-karanlık) var. Mem û Zîn’de de ikili sistem esas alınır. ‘Kötünün bilinmediği yerde iyiyi tarif edemezsin. Her şey zıddı ile izah edilir.’ İyiliği ve aydınlığı Mem û Zîn; kötülüğü ve karanlığı ise Beko’ya veren Xanî, aynı zamanda ay ile güneş, ateş ile su, kadın ile erkek, melek ile iblis gibi ikili temaları oldukça işlemiştir. Bununla birlikte dönemin yönetimini elinde tutanları, gericiliği, zalimleri, kötü niyetli kimseleri yermiş, haksız düzene karşı âdeta isyan bayraklarını göklere çekmiştir. Haksızlığa ve feodal düzene karşı cephe alan Xanî, haksızlığa uğrayanların, yoksulların ve çaresizlerin yanında yer almış. Kötülüğü, ikiyüzlülüğü fitne ve fesatçılığı yine dalkavukluğu Bekir (Beko)’de; doğruluğu, iyiliği, suçsuzluğu, güzeli ve çaresizliği de Mem ve Zîn’de toplamıştır. Fakat bu aşkın büyüklüğüne ve ölümsüzlüğüne en büyük katkıyı sağlamış olan Beko’dur. Evet, yaşadıkları sürece kendilerine cefa çektiren onların kavuşamamaları için her türlü fitne ve fesatlığa başvuran Beko, bu aşkın ebedîleşmesinde büyük rol oynamıştır. Mem ve Zîn’in ölümünden sonra Bey Beko’nun söylediklerine kulak verdiği için pişmanlık duyar, fakat iş işten geçmiştir. Onlar ebedî mutluluğa erdiler. Aşk Botan’da ebedileşti, aşk Mem û Zîn’de ölümsüzleşti.

Mem û Zîn (1695) Ehmedê Xanî

Kürt dili ve sınırları dışında en çok tanınan, benimsenen bir kitaptır. Edebiyat dünyasında seçkin bir yeri vardır. Büyük bir onura sahiptir. Kürt halkının kültür, edebiyat ve düşün dünyasını dünyanın diğer halklarına tanıtan bir eserdir. Bu nedenle, E. Xanî Kürtler tarafından ulusal bir şair ve düşünür olarak tanınmış, büyük bir itibar görmüştür. Dr. İzzeddin Resulü bu konuda şöyle yazmaktadır “Şimdiye kadar O’nun hakkında yeterince araştırma yapılmasa da O’na duyulan ilgi, hiçbir Kürt yazarın ulaşamadığı bir boyutta yoğunlaşmıştır.” Celadet Ali Bedirxan buna “Milletimizin Kitabı” diyor. Bir aşk destanı olarak çok güzeldir. Gerçekte ise bir aşk destanından çok ötedir. Ulusalcı içeriği, felsefi, tarihi, sosyal, dinsel ve sanatsal estetiğiyle bir manifesto niteliğindedir. Ayrıca destan kusursuz bir şekilde, düşünce, hayal ürünü ve öğretilerini içerecek bir çerçeveye dönüştürmüştür. Din eğitimi görenlerin, molla ve feqilerin dini ve milli düşüncelerini harmanlayıp, din ve milliyetçiliği birleştiren Ehmedê Xanî’dir. O zaman Osmanlı ve İran egemenliğinden kurtulmanın ideolojisini sunmayı amaçlıyordu. M.V. Bruinessen’in E. Xanî yi ve Mem û Zîn’i Kürt yurtseverliğinin ve milliyetçiliğinin babası olarak nitelendirmesinin doğruluk derecesi vardır.

Mem û Zîn eseri çok iyi incelendiğinde tüm mısralarının sayısal temelini on olarak seçiyor. Tam mısraların hece sayısı 10 dur. Destandaki kahramanların adedi de ondur.(Zeydin Bey-Siti-Zin-Gurgin-Heyzebun-Bekir-Tacdin-Çeko Arif ve Mem) Xanî, Mem û Zin destanına ‘Onlar Bestesi’ diyor. “Sanmasınlar biz suskunuz, uykudayız Onlar bestesini öğrenen, çoşup haykıranız’’ Xanî, Mem û Zîn Diriliş ve Onlar destanında simge kahramanları renklerle, mücevherlerle ve bakire iki güzel Sitî ve Zîn’de gerçekleştiriyor. Xanî’ye göre otoriteye adalet gereklidir. Siti adalet (hukuk), Zîn ise hürriyet anlamındadır. Mem halk, Tacdin baş, irade gibi algılanırken Arif ve Çeko da halkın kurumlarıdır. Tacdin, Mem ve Arif ile Çeko da bir bedenin başı kolları ve bedenidirler. Arif daha çok danışman, divan görevi, bilgili, rehber Çeko ise güvenlik gücü, askeri güç konumundadır. Ve bunlar saray dışındadır. Dadı, Sitî ve Zîn’in eğitmenidir. Heyzebun devrana göre mevcut otorite aydını, çizeridir. Beko ortalığı karıştıran, fesat, kötülük görevini yaparken, Gurgin de saray otoritesi olan Zeydin Bey’in oğludur. Tacdin ve Mem yanlısıdır. Zeydin Bey saray otoritesidir. Zîn ve Sitî’nin kardeşidir. Destanda talepkar Mem’dir, yani halk. Güç, otorite(Tacdin) karşısında zorlanan bey, Rıza ve onay vermiştir. Tüm bunları derinlemesine düşündüğümüzde ’Demokratik Hukuk Devleti’ talebinin ifadesini ilk tasarlayan Xan’dir diyoruz.

Nûbihara Biçûkan (1683) Ehmedê Xanî

Bu kitap, Xanî’nin masum biçimde yazdığı Arapça-Kürtçe bir sözlüktür. Nûbihar, çeşitli şiirsel uyaklar ve ritimlerle yazılmış, 14 bölümden oluşmaktadır. Her bölüm öğrenmenin ve dürüstlüğün yararları, öğretmenlerin görevleri, sabırlı olma, mücadele, bilgiyi pratikle bütünleştirme ve daha birçok başka konuda içten bir öğütle başlar. Nûbihar Kürt dil tarihindeki ilk sözlüktür. Ondan önce başka bir Kürt sözlüğü yoktur. Bu Xanî’nin Kürt diline büyük bir önem verdiğinin ve bu dilin gelişmesi için uğraştığının açık bir kanıtıdır.

Xanî, Kürt diline büyük bir önem vermesine rağmen, o hizmette bir dilbilimci olarak değil bir düşünür olarak rol oynadı. O, dilin bir ulusun varlığını oluşturan en temel unsurlardan biri olduğunu savundu. Bu nedenle o, dili geliştirme görevini yurtsever bir görev olarak görüyordu. Daha sonra Mem û Zîn’de Xanî bu görevi kapsamlı bir şekilde gerçekleştirme imkânını buldu. Ayrıca Xanî halkına yöneliyor. Nûbihar’la yazılarını, politik düşüncelerini yaymanın bir aracı olarak kullanmak istediği izlenimini veriyor. Xanî bu eserin yazılış amacını da şöyle belirtiyor “Bu sözlük Kürt çocukları için örülmüştür. Kürt çocukları ilmi öğrendiklerinde, okuduklarında zorluklarla karşılaşmasınlar diye çıkarttım” der. Buradan da Xanî’nin Nûbihar’ı yazmakla öğrencilerin çoğunlukla Arapça olan dersleri öğrenmelerine yardımcı olmak istemiştir. Genç kuşaklarına güven duyuyordu ve onların yöneticilerle toprak sahiplerinin değil halkın umudu olacaklarına inanıyordu. Savunduğu görüşlerin gerçekleşmesi için kendi kuşağını değersiz bulan Xanî, bu nedenle eserini umut bağladığı çocuklara adadı. Bir de Xanî, eğitim ve öğretimin “beyin kapısının kilitlerini açmak”, halkını derinden etkileyeceği ve onları kurtuluşa götürecek yolları aramaya teşvik edeceğinin bilincindeydi. Nûbihar Kürtçe anlamlarıyla birlikte 954 Arapça sözcük içermektedir. Xanî bu sözcükleri yaşamın ve bilginin çeşitli alanlarından derlemiştir.

Eqîda Îmanê (1687) Ehmedê Xanî

Xanî’nin İslam’ın temellerinden söz ettiği, insanlara tapınmayı ve din konularını Kürt dilinde açıklamaya çalıştığı, 73 beyitten oluşan uyaklı bir dini kitaptır. Bu kitabın önemi; Kürtçe yazılmış olmasıdır. İbnül Esir, İbni Xalikan, Ebul Fida vb. gibi birçok ünlü Kürt din adamı ve bilgini daha önceleri eserlerini Arapça ya da Farsça yazmışlardı.

Xanî ikinci eserini 1687 tarihinde gençlere yönelik olarak yazıyor. Xanî, bu eserinde kararlı ve inançlı bir gençlik yetiştirmenin yöntemlerini belirliyor kısaca. “Birey tarihini, kültürünü, edebiyatını, doğasını ve yöresini bilmeli, doğrulara yandaş olmalı, köleliği reddetmeli ve hür iradeyi esas almalı” diyor. Xanî, bu eserinde hedefe kilitlenmenin ve bunun pratiğini yapmanın yol ve yöntemlerini anlatıyor. Kısaca, gençleri eğitmek ve belli bir hedefe yönlendirmek istiyor.

Yaşadığımız topraklarda tarihsel süreç içerisinde dil ve kültür yine gelenek ve göreneklere büyük ölçüde Arapça egemen kılındı. Bu yayılmacılık halkların dil, kültür ve yaşamlarını o kadar etkiledi ki, neredeyse yaşamın rengi soldu. İşte bu gerçeklik göz önünde bulundurulduğunda Xanî’nin İslam’ın temellerini Kürtçe açıklamasının ne denli cesurca bir tutum olduğu anlaşılmaktadır. Xanî İslam’ın öğretilerini açıklamasının yanı sıra, Kürt dilini de geliştirdi ve onu din eğitiminde kullanılabilecek bir dile dönüştürdü. Ayrıca din konularının Kürtçe de yazılabileceği konusunda insanları ikna ederek onlara bunun günah yada kusur olmadığını gösterdi.