Kategori arşivi: Mehmed Uzun (1953-?)

Var Oluşuyla Yarattığı Her Şey Roni Mina Evinec,Göçüşüyle Şimdi Her Şey Tari Mina Mirine….

“Benim yazarlığım farklıdır, benim konumumu öteki yazarlarla karıştırmamak lazım. Türkiye’de benim durumumda olan bir tek yazar bile yoktur. Ben yasak bir dilde yazıyorum. Ve bu benim yazdığım her türlü sözcüğe yansıyor. Ben o ruh haliyle yazıyorum. Ben bu dili 18 yaşında cezaevinde öğrendim. Musa Anter bana öğretti. Ve bin bir güçlükle bir edebiyat dili kurdum.

Bir yazarın sahip olması gereken, yazarlığın sürdürülebilmesi için zorunlu olan hiçbir şeye sahip olmayan biriyim. Ne benim devletim oldu, ne kütüphanelerim, ne üniversitelerim, ne iletişim kanallarım, medyam oldu ne de okuyucularım. Bütün bunları yaratmak gerekiyordu.

Bir Türk yazarı “ben roman yazacağım” dediğinde kurulmuş bir dil var, o dilin olgunlaşmış bir edebiyat dünyası var. Medyası, üniversitesi, okuru, bir derneği, binlerce kitap, binlerce yazar, binlerce edebi ses var. Yapması gereken tek şey kendine ait bir ses. Ben bunların hepsinden mahrumum.

Ama ben kendimi herkesten fazla güçlü de hissediyorum. bunun nedeni de benim okuyucum. Ben okuyucumu çok seviyorum. Onu çok takdir ediyorum, ona çok saygı gösteriyorum.

Ben, ruhu zedelenmiş, sesi kısılmış, kendisini ifade etmekte çok güçlük çeken insanların yazarıyım. Onlar da bana karşı çok büyük bir coşku görüyorum. Dünyada hiçbir yazarın buna nasip olacağını zannetmiyorum.

Dünyanın en mutlu yazarı benim, artık ölsem de gam yemem.”

/ Mehmed Uzun

Destana Egîdekî (Kendi Notlarıyla İsminin Hikayesi)

“İsmim Mehmed. Soyadım uzun. Doğum tarihim 01.01.1953. Herkes beni böyle biliyor… Ama bunların hiçbiri gerçek değil; ismim Mehmed değil, soyadım Uzun değil, doğum tarihim bu rakamlar değil.

Mehmed Uzun ne yazık ki, dünya edebiyatında sıkça görülen, özellikle totaliter rejimlerin baskı, yasak ve sansürlerinden kendilerini korumak için yazar ve aydınların ister istemez başvurdukları türden bir müstear isim de değil…

Bu tür müstear isimlere öteden beri alışkınım, doğduğum ve büyüdüğüm yörelerde herkesin birden fazla hayatı vardı ve bu hayatların birçoğu gizliydi. Gizli hayatların da kendine özgü kodları, isimleri vardı; neredeyse tüm Kürt yazarların ismi takmaydı… Ama Mehmed Uzun, böyle bir isim değil. Mehmed Uzun, aynı zamanda benim de, ancak ben’i esir almış bir ben.

Esas ismim yasak olduğu için Mehmed oldum. Esas soyadım yasak olduğu için uzun oldum. Bir insan olarak hiçbir değerim olmadığı, sadece ehlileştirilmesi gereken bir sürünün mensubu olarak görüldüğüm için de, en rahat şekliyle, künyeme 1.1.1953 yazıldı. …

Önadım Mehmed, dedemin ismi Heme’den geliyor… Heme, Meme, doğduğum yörelerde gündelik yaşamda en çok kullanılan isimlerden. Ama bu isim resmi hayatta yasak; bu ismi alamazsınız, bu isimle nüfus kaydı yaptıramazsınız, bu isimle hiçbir resmi kuruma başvuramazsınız…

Soyadım Uzun’a gelince, bu da yine dedemden geliyor… Biro dedemin dedesinin ismi. Direj de onun lakabı, yani uzun. Biroye Direj, yani Uzun Biro. Ama yine isimlere ilişkin yasalara göre hem Biro ‘türk örf ve adetlerine’ uygun değil hem de Direj Kürtçe olduğu için yasak. Bu nedenle resmi kurumlar tarafından Biro tamamıyla atılıyor, Direj de Türkçesiyle uzun haline getiriliyor. Bir hafızanın yok oluşu çoğu zaman böylesine dikkat çekmeyen küçük değişikliklerle gerçekleşiyor işte”

Kürt Edebiyatının Sürgün Yüreği – Mehmed Uzun

Her halkın tarihinde, çok sevilen, halka mal olmuş güzel, soylu çalışkan ve naif insanlar vardır. Halklar bu varlıkları ile övünç duyar ve paha biçilmez değer verirler.

Halkın gönlünü kazanmış olan bu insanlar, öldükten sonra da bir an olsun belleklerden yitmezler. Halkları, her fırsatta onları yâd eder, hatta çoğu zaman başları ile and içerler. ( genellikle Kürtlerde bu sıkça rastlanılır bir durumdur. Bı gora Ehmedê Xanî, bı serê Mela Mıstefa vb. gibi.) Halktaki bu durum, öyle bir tutkudur ki ölümsüzlük ilacı bulunabilse kendilerinden önce kahramanlarına sunmak, onları ölümsüzleştirmek isterler. Çünkü halk kendilerini var eden, onlara kişilik kazandıran; adını duyuran bu türden kişilere karşı minnet ve şükran duyguları besler.

Mehmed Uzun da, Kürt Romanının sürgün yüreği, Kürt edebiyatının işçisi ve Kürtlerin kadife düşlü prensiydi. Kürt romanının övüncü ve yarattığı romanların gizli kahramanıydı.

O bir sürgün gülüydü. Sürgün, onun yaşamında önemli bir yer tutmuştu. Yazıya başladığı anlar, edebi metinlere imza attığı an, o bir sürgündü ve ülkesinden çok uzaklarda yaşıyordu. Bir Kürt olarak doğmuştu, Türkiye’yi ve tüm bileşenlerini seviyordu. Sürgün yıllarında ona kucak açan İsveç’ten ise, “ikinci vatanım” diye söz ediyordu.

Mehmed Uzun, İkinci vatanında ümitsiz bir hastalığa kapıldı. Ana vatanına döndü. Sırtını sırlarını surlarında saklayan Diyarbekire dayadı. Diyarbekir onu özlemişti, o da Diyarbekiri. Ne var ki, kadim kent ancak bir yıl bakabildi ona. Ne yazık ki, acı ve sürgün Mehmed’i dönüşü olmayan bir yola sürüklemişti bile. Diyarbekir mahzun, Diyarbekir yaslı, Diyarbekir üzgündü artık. Dicle denizine kavuşuyorken, Fırat’ın kanamaları sürecekti.

Yerli ve yabancı çok sayıda dostu ve seveni vardı Mehmed’in. Buna karşın onun her zaman, herkese anlatacağı, bir iki öyküsü vardı. Bana da, anlattığı bir kaç öyküsü var elbette. Belki ilerleyen günlerde bu öyküleri yazarız tüm Mehmed dostları olarak, kim bilir belki de bu öyküler ona adanmış bir kitap olup kuşaktan kuşağa uzanır.

Kuşku yok ki, Mehmed’in öykülerinin tümünde, yurtseverlik vardır. O, kahramanlarını, halkı için yaşamını adayanlardan seçerdi. Daha sonraları onları romanlarına taşıyarak, bir şövalye edası ile okurları ile tanıştırırdı.

Ağlardı Mehmed, kahramanlarının ardından. Onları gözü gibi korurdu, yaşatırdı yıllarca.

Yaşama tebessüm ile veda ederken, bu kez ağlama sırası onun yarattığı kahramanlara gelmişti. Hepimizin yüreği burkulmuştu. Onun ardından kahramanları da gözyaşına gömülmüşlerdi.

Mehmed’i ebediyete uğurlarken, edebiyatın bu naif prensini bir daha göremeyeceklerinin bilinci ile hüzne boğuldu tüm sevenleri.

 Kahramanlarının tümü onun ölümünden sonra kimsesiz kaldı. Mehmed kahramanlarını öksüz bırakarak göçüp gitti. Aslında vefasız değildi ama yakasına adı “kalleş” olan ölüm yapışmıştı.

Hayatını edebiyatla buluşturmuş ve hayatına edebiyat karışmıştı Mehmedin… Kürtlerin ağzı ve dili olacaktı. Ahd etmişti. Bu ahdı vefa borcu bilmişti. Dili yasak bir halkın dili ile romanını yazacaktı. Yani halkının, acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini ve aşklarını yazacaktı. Dahası o halkına reva görülmüş tüm acıları anlatacaktı durup dinlenmeden… O kara talihi ak elleri ile beyaz kâğıt üstüne serecekti, bu onun için bir onur borcuydu…

Derken, Dengbéjleri yetişti imdadına. Ve o artık daha güçlü silahlarla kuşanarak sürdürdü edebiyat alanındaki uğraşlarını. Kürt romanına soluk aldırdı, onu çağdaş normlara kavuşturdu. Türkiye Kürtlerine roman tadını yaşattı.

Özce söylemek gerekirse, Sürgün ve Dengbéjler, Mehmedin romanının esin kaynağı oldu. Dengbéjler söyledikçe Mehmed yazdı, o yazdıkça yeni kahramanlar doğdu. Üzerine ölü toprağı serilmiş Kürt yazınına can geldi, kan geldi.

Türkiye’deki Kürt edebiyatının bu yılmaz neferi, Bextiyar Eli ile Brahim Ehmedle, Ereb Şemo ile Selim Berekat ve Hısên Arıf ile el ele tutuşarak, onuru ayaklar altına alınmış bir halkın yeniden dirilmesi için, her koşulda yazmaya devam edecekti. Mehmed, yaşamı boyunca bu davaya inandı. Ömrünü halkının özgürlüğüne adamıştı çünkü Mehmed söz vermişti. Ahdetmişti, halkının çilelerinin, acılarının, duygu ve düşüncelerinin tercümanı olmayı vefa bilmişti. Öyle de yaptı yaşadığı sürece..

Kürtlerin dünyadaki sesi, soluğu ve çığlığıydı o. Hala da, mahzun, yaralı ve büyük acılar çekmektedir Mehmed’in doğup büyüdüğü topraklar.

 Yaşamı, sona erdikten sonra, bu kez Dengbéjleri onun için ağıtlar yaktılar. Biro onun için ağlamakta hala. Lakin bir “ Egid“ öldü deyip hüzne boğulmuştu baştanbaşa, bu kadim ana kara. Yitik aşklar gölgelerini çekiyordu, toz duman olmuş coğrafyada. Neşe; yerini hüzne bırakıyordu o elveda dediğinde yaşama…

Mehmed Uzun, Kürtçe okuma-yazmanın sıkıntı verdiği bir anda Kürt gençlerinin ve aydınlarının imdadına kavuştu. O duru ve yalın bir dil ile yazdı. Mehmed tıpkı halkının günlük yaşamında kullandığı dil ile yazdı eserlerini. Kaybolmuş yüzlerce güzel sözcüğü yeniden hayata kavuşturup edebiyatın ve hayatın hizmetine sundu.

Memduh Selim Bey’i, Mîr Celadet’i, Evdalê Zeynê’yi, buluşturdu yeni kuşaklarla. Kürtlerin hüzün dolu geçmişini, acılı destanını yazdı yılmadan. Tarih bilincini geliştirdi, hafızasını tazeledi Kürtlerin. Bu yüzden eski-yeni her kesin sevgilisiydi Mehmed Uzun. Ondandır ki Diyarbekir mahzun, gözyaşının sellere döndüğü, sellerin surlara dayandığı bir dem yaşamıştı onun cenazesi sırasında kadim kent Diyarbekir…

Her halkın uyanışında, yeniden dirilmesinde romanın büyük katkısı var. Dili yasaklı bir halkın evladı olarak romana başlarken Mehmed, önce dili diriltmekten yola çıktı. Çünkü ancak diri ve duru bir dil ile halkın çilesini yazabilirdi, sesini duyurabilir, onlara ses verebilirdi.

Çünkü yasaklar, dilin tutuklu hali, onun yüreğini kemiriyordu. Bu yazgı, bu makûs talih, onun ve halkının tercihi değildi. Reva görülmüştü.

Zulüm kendinden menkul neyi varsa sürdü üstüne Mehmed’in. O yürek, elli yıl direndi. Yarım asır dayandı. Ama hayat dediğin ne ki, göz açıp kapayıncaya dek değil mi? Az geldi Mehmed’e bu ömür. Daha yapacak çok şeyi vardı kuşkusuz onun. Ama işte göçtü aramızdan..

Her ölüm erkendir. İnsan en zorlu zamanlarda bile haz alır çoğu kez yaşamdan.

Her işe sevmekle başlayanların hayata dair güzel fikirleri vardır. Bu fikirlerin hayat bulması için gece gündüz çalışılır. Başarı elde edildikçe, keyif artar, hüzün geriler, haz kaplar yüreği. Sevgi bir kat daha artar gönülde. Başardıkça onurlanır, onurlandıkça gururlanır insan.

Ne yazık ki, Mehmed Uzun, alacaklı kaldı yaşamdan. “Üstü kalsın” dedi ve gitti. Gururlu ve mağrurdu Mehmed. Başarmanın verdiği gurur ve sevinçle gitti. Gözü arkada değildi. Ektiği tohumlar yeşermeye başladı çünkü. Dicle, denizine kavuştu artık. Mehmed Uzun Dicle’nin yatağında, Kürdistan toprağında ebedi dinlenmeye çekildi. Edebiyat, bir yiğidini daha ebediyete gönderdi.

Mehmed Uzun’un bana anlattığı, Aleksandır Bertınsın ve Orhan ile Mahmud’un öyküsünü, Sidney toplantısı anılarını, Uluslararası Pen’e üye olmak isteyen Kürt zatın ahvalini ve diğer anlatımlarının her biri, başlı başına birer öykü. Hele Kimlikli ve Çok Kültürlü Toplum Ne Demektir Sempozyumu’ndan panel için Almanya’nın Hamburg kentine giderken, üzerinde konuştuğumuz kimi projeler vardı ki, anlatmaya değer. Ama ne yazık ki, ömrü vefa etmedi onları yazıya dökmeye, o projelere can vermeye, hayat vermeye.

Yeri doldurulması olanaklı olmayan bir dil ve edebiyat ustasıydı Mehmed Uzun. Ölüm yıldönümünde onu saygı ile anıyorum. Ruhu şad olsun.

| Latîf Epozdemîr