Kürt Dili ve Edebiyatının Kimliği

Kürt dili; Hint-Avrupa dil gurubunun Aryan kolundandır. Her ne kadar Kürtçe İrani diller ailesinin kuzeybatı grubu içinde yer alıyorsa da, o kesin hatları ile Farsçadan tamamen bağımsız bir dildir.

Kürt dili Kürdistan diye adlandırılan ülkenin yaygın ve çoğunluk insanın konuştuğu bir dildir. Bilindiği gibi Kürtler bu gün hala,  Türkiye, İran, Irak, Suriye, Ermenistan devletlerinin “Misaki Milli“ sınırları arasında yaşamaktadırlar ve bağımsızlıktan yoksundurlar.

Kürtlerin dünyadaki toplam nüfusu 50 milyona yakındır. Güney parçasını saymazsak eğer (orada federe bir Kürt yönetimi var ve Kürtler kendi kaderlerini tayin etme konusunda diğer parçalara nazaran özgürdürler.) bu büyük nüfusa sahip halkın hala kendi devleti yoktur. Kürtler hala Türkiye’nin, İran’ın ve Suriye’nin “Kürtleri“ diye adlandırılmaktadırlar ve  coğrafyalarında özgür değillerdir. Bu gün Dünyadaki 52 bağımsız devletin toplam nüfusu, Kürtlerin toplam nüfusundan daha azdır.

Başka bir deyişle dünyada bu gün bağımsız devlet olarak egemenliğini sürdüren 52 devletin toplam nüfusu, Kürt nüfusundan daha azdır. Buna karşın Kürtlerin bir devleti yoktur.

Kürt dili, dünyanın en eski dillerindendir. Bu gün sadece Irakta resmen tanınmaktadır. Sadece Kürt federe bölgesinde Kürt dili, resmi dil statüsündedir.

Bu bölgede kamusal alanda ve devlet bürokrasisinde egemen olan lehçe ise sorani lehçesidir. Güney ve Doğu parçalarının çoğunluk lehçesi Sorani olsa bile, genel Kürt nüfusu bakımından Kurmanci lehçesi, Kürtlerin yaklaşık % 60’lık bir bölümü tarafından kullanılan en yaygın lehçedir. Kürtçenin sadece Kurmanci lehçesi ile en son hazırlanmış olan sözlük (Sayın İzoli ve Sayın Zana Farqininin sözlükleri)  130 binden fazla kelime içermektedir. Kürt dilinin kullanılamamadan ötürü en az bir o kadar da kelime kaybına uğradığı savlanmaktadır. Sorani, Zazaki, Lori, gorani ve Hawraman lehçe ve ağızları da eklendiğinde, bu dilin genel kelime hazinesinin 200 binin üstünde olduğu kabul görmüş bir gerçekliktir.

Bunun dışında (Irak Hariç) tarihte hiç bir zaman resmi dil sıfatında eğitimde, siyasette ve kamusal alanda Kürtçe yaygın bir biçimde kulanım şansı bulamamıştır. Buna karşın, onca asimilasyon, özümleme ve yozlaştırma uygulamalarına karşın hala yok olamamıştır. Kürtçe, Zengin bir edebiyat ve kelime hazinesine sahiptir.

Kürt edebiyatı, sözlü ve yazılı edebiyat olarak kendini göstermektedir. Sözlü edebiyat, Dengbéjlerin çağlardan taşıyarak (söyleyerek) getirdiği anlatım edebiyatıdır ve çok eski tarihlere dayanmaktadır. Kürt edebiyatı sözlü geleneğinden beslenerek çağlar boyu bu güne gelebilmiştir.

Yazılı edebiyatın ilk ürünü olarak da, 950 yılı dolaylarında, ünlü Kürt Şair BABA TAHİRÊ ÛRYAN ( 935-1010) tarafından Hamedan kentinde, (Bazı kaynaklar, şaire Tahir Hemedani de demişlerdir.) yazılmış olan Rübaileri örnek vermek yeterlidir. Ömer Hayam’ın rübaileri Baba Tahir’den uzun yıllar sonra kaleme alınmıştır. Sözlü Kürt edebiyatının tarihi binlerce yıl öncesine kadar uzanır.

Kürt edebiyatının ve şiirinin en çok yaygınlaştığı lehçesi Soranicedir. Süleymaniye Kentinin alınmasından sonra, Kürt edebiyatı, büyük bir ivme kazanmıştır. 200 yıl içinde binlerce edebi eser yazılmış ve yayınlanmıştır.  Bu eserlerin hemen tümü Arami (Arapça diye ifade edilen) yazı karekteri ile (alfabe ile) yazılmıştır. Saddam Zamanında bile Kürtçe o bölgede yasaklanmamıştır.

Botan beyliği döneminde Kurmanci lehçesinden eserlere rastlamaktayız. Daha sonrada Erdelan beyliği döneminde Mah Şeref Xanım (Mesture Erdelani) gibi önemli yazarlara rastlanır. Baban emirliği zamanın da ise, Salim, Nali ve Kurdi gibi, Kılasik Kürt edebiyatının en önemli üç şairi ortaya çıkmıştır. Wefai ve Haci Qadiré Koyi de, bu dönemin diğer ünlüleridir. Ama Piremérd, yakınçağ Kürt şiirinin duayenlerindendir.

Erdelan ve Baban beyliği döneminin edebiyat lehçesi soranicedir ve eserler bu gün Arap alfabesi olarak bilinen Aramice alfabe ile yazılmıştır. İran parçasının en ünlü şairleri Hémin, Kane Muzher ve Hejardır.

Türkiye’de ise, Cigerxwin ve Osman Sabri en başta gelenlerdir.

Modern Kürt edebiyatının en önde gelen şairi Abdullah Goran’dır. Kürt dilinin Soranice lehçesi ile yazılmış İlk Kürt romanı 1950’li yıllarda İbrahim Ahmed tarafından yazılan ve daha sonraları da, Rüstem Cemili adlı Kürt yönetmen tarafından sinemaya uyarlanmış olan JANA GEL adlı romandır. Bextiyar Elinin yazdığı, EVAREY PERWANE ise ilk modern Kürt romanı olarak kabul edilir. Daha sonraları ise ŞAR romanı gelmektedir.

Kürtlerin kullandığı bir başka alfabe de, Kiril alfabesidir. Ermenistan ve eski SSCB ülkelerinde kullanılmaktadır. Giderek gerileyen bir alfabedir. Kürtler çok da rağbet etmemektedirler.

Ereb Şemo’nun Kiril harflerle 1930’lu yıllarda yazdığı ŞİVANÊ KURD adlı roman da, çağdaş romana örnek verebiliriz. Eğer uzun öyküler tarzında yazılmış olan bu yapıta roman diyecek olursak, buna göre Şivanê Kurd de en önde gelen Kürt romanıdır. Bu roman kirilce yazılmıştır. Daha sonraları, il kez Özgürlük Yolu yayınlarınca Kurmanciye, ve daha sonraları da aynı yayın evi tarafından Kürt Çoban adı ile Türkçeye çevrilmiştir. Erebê Şemo, Şekroyé Xudo, Heciyé Cindi, Casimé Celil, Celilé Celil, Ekseré Boyik, Karlané Çaçan, Tosiné Reid, Weziré Eşo, Emeriké Serdar, Xelîlê Çaçan, Temurê Xelil ve daha onlarca kişi eski SSCB ülkelerinde; önceleri Kiril daha sonraları da Latin harfleri ile eserler vermişlerdir.

Kürt dilinin eski ve güçlü edebi ürünlere sahip diğer lehçesi de Kurmanci lehçesidir. Bu lehçe ile yazmış en önemli Kürt şairler, Elî Herîrî (1425-1495), Feqîyê Teyran (1590-1660), Melayê Cizîrî (1570-1640) ve Ehmedê Xanî (1650-1707) ‘dir. Ehmedê Xanî tarafından yazılmış olan Mem û Zîn adlı eser ilk kez 1730’da, yayınlanmıştır. Bu şairlerin kullandığı alfabe de, Aramice, yani Arap alfabesiydi.

Yüzbaşı Noelin tavsiyeleri doğrultusunda, Ünlü Kürt düşünürü Mir Celadetin kararı ile Latin alfabesi de Kürt dili ile tanışmıştır. Kürtlerin Latin harfleri ile tanışması son yetmiş yılda gerçekleşmiştir. Bu nedenle yaşı yetmişin altında olan Kürtler, önceki dönemlere ait yazılı eserlerden yararlanma şansı bulamamıştır. Keza yetmiş yıla yakındır ki Irak (Güney) ve İran (Doğu) Kürtleri de Latin harflerle gelişip yaygınlaşan Kürtçe eserlerden istifade edememektedirler.

Kuzey de ise.  (Türkiye parçası), son yıllarda, özellikle de sürgünde güçlü edebi eserlere rastlamaktayız. Kurmanci lehçesi ve Latin harfleri ile yazan Kürt edebiyatçılarının başında, Mehmet Uzun, Jan Dost, Kemal Burkay, Murad Ciwan, Mahmud Lewendi, Fırat Ceweri, Helim Yusif, Feqi Hüseyin Sağnıç, Muhsin Kızılkaya, Mustafa Aydoğan, Enwer Karahan, Malmısanıj, Lokman Polat, Munzur Çem, Rohat Alakom, Felat Dilgeş, Ziya Avcı, Aram Gernas, Hasan Kaya, Zana Farqini, Sami Tan, Abdullah Varlı, Ali Karadeniz ve adını sayamadığımız bir çok yazar ve edebiyatçı Kürt dilinin gelişmesine önemli katkılar sundular.

Dildeki lehçe farkları, kullanılan farklı alfabeler ve Kürtlerin bölünmüş yapısı daha güçlü bir dil ve edebiyatın doğmasını engellemiştir. Kürt edebiyatı, Kürtlerin birlikte yaşadığı ulusların edebiyatını da etkilemiş ve onlardan da etki görmüştür. Keza benzer bir duruma dil alanında yaşanmaktadır. Kürt dilinde de,  karşılıklı etkileşime rastlamak mümkündür. Bu doğal ve kaçınılmaz bir sonuçtur.

Latîf Epozdemîr
——-Devam edecek————–

Reklamlar

Kürt Edebiyatı’nda Bazı İlkler

  1. İslam öncesi Kürt Edebiyatı’nın ilk yazılı örneği: Bilinen ilk Kürtçe şiir M.Ö 330 yılında Baraboz tarafından yazılmıştır….
  2. Klasik Kürt Edebiyatı’nın (İslamî dönem) ilk şairi Baba Tahirê Hemedanî (Uryan) ile Eliyê Heriri’dir.
  3. Kürtlerin adı bilinen ilk dengbêjî; Evdalê Zeynikê ( Van- Mikis)
  4. İlk Kürt kadın dengbêji: Eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kürtler içerisinde, ilk Kürt kadın sanatçı Susika Simo’dur.
  5. Nesir alanında eser veren ilk Kürt yazar Elî Dînewerî’dir (820-895). Bilimsel konularda eser vermiş bu Kürt yazar eserini Arapça ile yazmıştır.
  6. İlk Kürt edebiyatçısı Hewlêrli İbn Xalikan’dır. (Bu görüş Enver Mayi’ye aittir.)
  7. İlk Kürt tasavvufçusu Melayê Cizîrî’dir. (1570-1640)
  8. Milli temalı ilk şair Ehmedê Xanê’dir. (1651-1706)
  9. İlk Kürtçe Sözlük Ehmedê Xanî’nin yazdığı “Nubîhara Biçûkan”ın bir bölümüdür.
  10. İlk Kürtçe gramer kitabını Ali Teremoxî yazmıştır. (XVI. yy)
  11. Coşku ve heyecan şiirleriye nam salan ilk Kürt şair Feqîyê Teyran’dır. (1390-1660)
  12. İlk Kürtçe Mevlit, Melayê Batê tarafından yazılmıştır. (1417-1491)
  13. Latince yayım yapan ilk Kürt dergisi Celaldet Bedirxan tarafından çıkarılan “Hawar” dergisidir. (1930)
  14. Eserleri günümüze kadar ulaşan ilk Kürt kadın yazarlar; Mah Şeref Erdelanî ile Mîhrîbana Berwari’dir. ( 1814-1865 aynı yıllarda yaşadıkları tahmin ediliyor.)
  15. Tarihte bilinen ilk Kürt tiyatrosu 1872 yılında Ebuzziya Mehmet Tavfik tarafından yazılan “Ecel-i Kaza”dır. “Kaza ile gelen ölüm” ya da “talihsiz ölüm” anlamı da taşıyan “Ecel-i Kaza”nın yazarı Ebuzziya Mehmet Tevfik, Orta Anadolu Kürtlerindendir. (Kaynak: Sedat Ulugana/ Kürtlerin en eski tiyatro eseri, “Ecel-i Kaza”)
  16. İlk Kürt gazetesi: “Kürdistan”- Mikdat Mithat Bedirxan, 22 Nisan 1898 – Mısır Kahire
  17. Modern bir matbaada yayımlanmış ilk Kürtçe kitap: “Mewlîdê Nebî” (Peygamber Efendimiz’in Mevlidi), 1899 yılında Diyarbekir Litografya Basımevi tarafından 400 adet basılmıştır.
  18. İlk Kürt cemiyeti: Kürdistan Azm-i Kavî Cemiyeti, 1900 İstanbul
  19. İlk Kürt kadın cemiyeti: Kürt Teali Nisvan Cemiyeti, 1919 İstanbul
  20. İlk Kürt öğrenci cemiyeti: Kürt Talebe Cemiyeti (Hêvî), 1912 İstanbul
  21. Kürtlerin ilk modern tiyatro teksti olarak kabul edilen ”Memê Alan” 1918’de Ebdurrehim Rehmîyê Hekarî’nin yazdığı oyundur 
  22. İlk Kürtçe piyes: ”Birîna Reş” (Kara Yara) -1959’da Musa Anter- Harbiye Askeri Cezaevi’ndeki hücresinde yazdı. 
  23. Türk Tiyatro ve Sinemasında Kürt karakterlerin işlendiği ilk oyun: 1977’de “Deprem ve Zulüm”
  24. Oscar’a aday gösterilmiş ilk Kürt filmi: “Şîwenî Befir” 
  25. İlk Kürt romanı: Erebê Şemo “Şivanê Kurd” 
  26. “Mem û Zîn” adlı eseri Fransızca’ya çeviren kişi Dr. Nurettin Zaza’dır. (1988’de Lozan’da vefat etti)
  27. Türkiye’de İlk Kürtçe klipi çeken: Ferhat Tunç 
  28. İlk Kürt filmi: 1926 yılında Kürt kadınlarının durumunu ekranlara getiren “Zerê” adli film çekildi. 
  29. İlk Kürtçe çizgi roman:“Mirina Jaro” (Jaro’nun Ölümü), yazan Mamê Elî çizen Levent Özkan
  30. Kürt çocuklarının ilk çizgi roman karakteri: “Guldexwîn”, yazan İbrahim Sediyani çizen Zişan Özeke (21 Mart 2012- Siirt’ten Öte Haber Kültür Sitesi)
  31. İlk Kürt Film Günleri: Almanya’nın Köln kentinde düzenlendi. Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK) ile Baran Kültür Evi’nin ortaklaşa düzenlenen 1. Köln Kürt Film Günleri, 30 Eylül 2006’da yapıldı.
  32. Kürdistan’a matbaanın girişi: Osmanlı döneminde 1856 yılında Erzurum’da kurulan matbaa, Kürdistan topraklarındaki ilk matbaadır.
  33. İlk Kürt matbaası: Kürdistan Gazetesi Matbaası, 1898 Mısır Kahire
  34. Modern anlamdaki ilk Kürt matbaası: Huseyîn Huznî Mûkriyanî, 1915 Halep
  35. Yasal olarak çıkan ilk Kürt gazetesi: Kürt Teâvun ve Terakki Gazetesi, 1908 İstanbul
  36. İlk Kürt yayıncılığı: Ermenistan’da 1921 yılında “Roja Teze” isimli bir gazetenin yayınlanmasıyla.
  37. İlk Kürt müzik grubu: Koma Wetan, 1970 (Rock grubudur)
  38. Kürtlerin ilk enstitüsü: Paris Kürt Enstitüsü
  39. İlk Kürdoloji çalışması: İtalyan Maûrîzîo Garzonî (“Rêziman û Ferhenga Zimanê Kurdî”)
  40. Akademik dilin Kürtçe olarak kullanıldığı ilk üniversite 1968 yılında kurulmuş olan Süleymaniye Üniversitesi’dir
  41. İlk Kürtçe hikaye: 1840’lı yıllarda Mela Mehmûdê Beyazîdî, “Mem û Zîn”in izinden bir öykü yazarak, bugünkü manada yazılı ilk öyküyü kaleme almıştır. Ayrıca Fuat Temo’nun “Roja Kurd” dergisinde kaleme aldığı “Çîrok” başlıklı hikayeler de modern Kürt öykücülüğünün en gelişkin ilk örneklerindendir.
  42. İlk Kürtçe makale: Mardin Artuklu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nce hazırlanan “Mukkadime” adlı dergi yayımlandı. Dergide biri Kürtçe olmak üzere toplam 12 akademik makale yer alıyor.
  43. Medern anlamda eser veren ilk Kürt şairi: Ebdullah Goran’dır. (Halepçe 1904-1962)
  44. İlk Kürt Kütüphanesi: Kitêbxanêya Kurdî – İsveç-10 Ekim 1997
  45. İlk Kürtçe Bitki Adları Sözlüğü – Mehmet Fırat tarafından çıkarıldı- Şubat-2013 (Ferhenga Navên Rivekên Bi Kurdî, ilk defa Şubat-2013 yılında Akademisyen Mehmet Fırat tarafından çıkarıldı)

Kürt Dilinin Standartlaşması

Kürt dilinin standartlaşması Kürtlerin bir bölümünün zararına olmamalı

Kürtçe’nin içinde bulunduğu durum sadece Türkiye’de değil Irak’ın Federe Kürdistan Bölgesi’nde de merak konusu. Özellikle Kürtçe’nin Kurmancî lehçesine ilişkin uygulanmak istenen politikalar konuyu daha aktüel kılıyor. Bu hafta bu konu ile ilgili bir kurum olarak Akademiya Kurdî (Kürt Dil Akademisi) Meclis Üyesi Dr. Muhsin Huseyin ile bir röportaj yaptık. Dr. Huseyin hem bu konu ile ilgili hem de Akademi’nin çalışmaları ile ilgili sorularımızı yanıtladı. Aynı zamanda Akademiya Kurdî’nin çıkardığı Akademi Dergisi’nin editörü de olan Dr. Huseyin, konu ile ilgili sorularımıza yanıt verdi.

Öncellikle kurumunuzu okurlarımıza tanıtabilir misiniz?

11 Mart 1970’te imzalanan otonomi anlaşmasıyla aynı yılda Kürt dili ile ilgili bilimsel çalışmaları yürütmek için bir grup Kürt aydını tarafından Bağdat’ta Korî Zanyarî Kurd (Kürt Bilim Akademisi) kuruldu. 1991 yılındaki ayaklanmadan sonra Kürdistan bölgesinde Federal Kürdistan Parlamentosu kuruldu, bundan sonra Kürt dili ile ilgili bilimsel çalışma yürütecek bir kuruma da ihtiyaç duyuldu. Her ne kadar Korî Zanyarî Kurd’un asıl merkezi 1991 yılına kadar Bağdat’ta kalmışsa da 1997 yılında Kürdistan Federal Parlamentosu 37 sayılı kanunu çıkararak bu kurumu bölgede yasal bir statüye kavuşturdu. Bu dönemde Korî Zanyarî Kurdistan adıyla faaliyet yürüten kurumun başkanlığını Dr. Kurdistan Mukriyanî yapıyordu. 2005 yılında kurumun adı Kürtçe Akademisi olarak değiştirilerek başkanlığına da Dr. Şefik Kazaz getirildi.

Kürtçe standart dil meselesi yıllardır tartışılıyor. Bir kesim Kurmancî lehçesi ve Latin harflerinin temel alınmasını savunurken, başka bir kesim ise Kürdistan bölgesinde kitapların önemli bir kısmı Arap harfleriyle Soranî lehçesinde basıldığı için Soranî lehçesinin temel alınmasını ve Arap harflerinden uyarlanan Kürtçe alfabe olmasını istiyor. Sizin konu ile ilgili görüşünüz nedir?

Kürtler üç alfabe; Latin, Arap ve Kiril alfabelerini kullanıyor, Kürtçe’nin birkaç lehçesi mevcut. Kürtler Ortadoğu’nun birçok ülkesine ve dünyanın birçok yerine dağıldıkları için standart bir dil oluşturmak çok kolay değil. Şimdi Kürtlerin kullandığı birçok lehçe mevcut, Kuzey, Güneybatı ve Kafkas Kürtleri’nin tamamı Kurmancî lehçesini konuşuyor. Bunun yanında Güney ve Doğu Kürtleri’nin bir kısmı da bu lehçeyi konuşuyor. Soranî lehçesi ise Doğu ve Güney Kürtlerinin çoğunluğu tarafından konuşulan bir lehçe. Kurmancî lehçesini konuşan Kürtlerin büyük bir çoğunluğu Latin harfleriyle yazarken, Soranî konuşanlar ise Arap harflerini kullanıyor. Bu koşullar standart bir dil ve ortak bir alfabe kullanmayı zorlaştırıyor.

1934 yılında Sovyetler Birliği’nde toplanan Kürtler, Kürtlerin büyük çoğunluğu bu lehçeyi konuştuğu için Kurmancî lehçesinin, 1974 yılında ise Irak Kürtleri Soranî lehçesinin ortak dil olmasını karar altına aldılar ancak bu her iki karar da hayata geçirilemedi. En son 56 aydın bir araya gelerek Soranî lehçesinin standart dil olmasını talep eden bir metni imzaladılar. Siz bu konuda neler söyleceksiniz?

Kürt dilinin standartlaştırılması Kürt ulusunun kendi eliyle olmalı. Eğer Kürdistan Bölgesel Hükümeti Kürt dilinin standartlaştırılması Kürtlerin bir kısmının zararına olacak şekilde hayata geçirmek istiyorsa, bundan vazgeçmelidir. Bu konunun bir süre daha zamana bırakılması en doğrusudur. Kürt dilinin standartlaştırılması kolay bir iş değildir, bunun için bilimsel ve ciddi çalışmalar yapılması gerekiyor. Bunun için de zamana ihtiyaç var.

Hewlêr, Süleymaniye ve Duhok sokaklarında gezdiğimizde tabela ve afişlerin büyük bölümünün Kürtçe dışındaki dillerde olduğu göze çarpıyor. Durum Kürt diline zarar vermiyor mu sizce?

Dünya’da birçok ülkede aynı durum var, işyerlerinin üzerinde yabancı dillerde tanıtım yapılır, birçok işyerinin ismi de resmi dilde değildir, bence doğal bir şey, bunun Kürt diline zarar vereceğini sanmıyorum.

Bildiğimiz kadarıyla siz aynı zamanda Akademiya Kurdî’nin çıkardığı ‘Akademi’ dergisinin de editörlerindensiniz, dergi ile ilgili neler söylebilirsiniz?

Akademi dergisi aylık olarak çıkan bir dergidir. Derginin amacı Kürt dilinin geliştirilmesidir. Bu amaçla Kürt dili ve kültürü ile ilgili birçok araştırma yapılıyor ve bunlar dergide yayınlanıyor. Kürdistan’daki Selaheddin Üniversitesi, Duhok Üniversitesi de bu dergiyi resmi olarak akademik bir dergi olarak kabul ediyor. Her ne kadar dergi Arap ve Latin harfleriyle Soranî ve Kurmanci yazılara ağırlık verse de Kirmancki ve Hewrami gibi diğer Kürt lehçeleriyle ilgili yazılara da yer veriyor.

Son olarak Kürtçe imla ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Sizce Kürt dili ister Latin harfleriyle olsun, ister Arap harfleriyle olsun, imlaya ilişkin sorunlarını tamamen çözmüş bir dil mi?

Her ne kadar Kürt dili ve onun standartlaştırılması ile ilgili birçok çalışma yapılmışsa da bu çalışmalar yeterli değildir. Ne yazık ki Kürtçe imla konusunda hala önemli sorunlar mevcut, daha iyi mükemmel bir imla için daha fazla bilimsel çalışmalara ihtiyaç var.

| Serbaz Siyabend

Kürt Edebiyatının Sürgün Yüreği – Mehmed Uzun

Her halkın tarihinde, çok sevilen, halka mal olmuş güzel, soylu çalışkan ve naif insanlar vardır. Halklar bu varlıkları ile övünç duyar ve paha biçilmez değer verirler.

Halkın gönlünü kazanmış olan bu insanlar, öldükten sonra da bir an olsun belleklerden yitmezler. Halkları, her fırsatta onları yâd eder, hatta çoğu zaman başları ile and içerler. ( genellikle Kürtlerde bu sıkça rastlanılır bir durumdur. Bı gora Ehmedê Xanî, bı serê Mela Mıstefa vb. gibi.) Halktaki bu durum, öyle bir tutkudur ki ölümsüzlük ilacı bulunabilse kendilerinden önce kahramanlarına sunmak, onları ölümsüzleştirmek isterler. Çünkü halk kendilerini var eden, onlara kişilik kazandıran; adını duyuran bu türden kişilere karşı minnet ve şükran duyguları besler.

Mehmed Uzun da, Kürt Romanının sürgün yüreği, Kürt edebiyatının işçisi ve Kürtlerin kadife düşlü prensiydi. Kürt romanının övüncü ve yarattığı romanların gizli kahramanıydı.

O bir sürgün gülüydü. Sürgün, onun yaşamında önemli bir yer tutmuştu. Yazıya başladığı anlar, edebi metinlere imza attığı an, o bir sürgündü ve ülkesinden çok uzaklarda yaşıyordu. Bir Kürt olarak doğmuştu, Türkiye’yi ve tüm bileşenlerini seviyordu. Sürgün yıllarında ona kucak açan İsveç’ten ise, “ikinci vatanım” diye söz ediyordu.

Mehmed Uzun, İkinci vatanında ümitsiz bir hastalığa kapıldı. Ana vatanına döndü. Sırtını sırlarını surlarında saklayan Diyarbekire dayadı. Diyarbekir onu özlemişti, o da Diyarbekiri. Ne var ki, kadim kent ancak bir yıl bakabildi ona. Ne yazık ki, acı ve sürgün Mehmed’i dönüşü olmayan bir yola sürüklemişti bile. Diyarbekir mahzun, Diyarbekir yaslı, Diyarbekir üzgündü artık. Dicle denizine kavuşuyorken, Fırat’ın kanamaları sürecekti.

Yerli ve yabancı çok sayıda dostu ve seveni vardı Mehmed’in. Buna karşın onun her zaman, herkese anlatacağı, bir iki öyküsü vardı. Bana da, anlattığı bir kaç öyküsü var elbette. Belki ilerleyen günlerde bu öyküleri yazarız tüm Mehmed dostları olarak, kim bilir belki de bu öyküler ona adanmış bir kitap olup kuşaktan kuşağa uzanır.

Kuşku yok ki, Mehmed’in öykülerinin tümünde, yurtseverlik vardır. O, kahramanlarını, halkı için yaşamını adayanlardan seçerdi. Daha sonraları onları romanlarına taşıyarak, bir şövalye edası ile okurları ile tanıştırırdı.

Ağlardı Mehmed, kahramanlarının ardından. Onları gözü gibi korurdu, yaşatırdı yıllarca.

Yaşama tebessüm ile veda ederken, bu kez ağlama sırası onun yarattığı kahramanlara gelmişti. Hepimizin yüreği burkulmuştu. Onun ardından kahramanları da gözyaşına gömülmüşlerdi.

Mehmed’i ebediyete uğurlarken, edebiyatın bu naif prensini bir daha göremeyeceklerinin bilinci ile hüzne boğuldu tüm sevenleri.

 Kahramanlarının tümü onun ölümünden sonra kimsesiz kaldı. Mehmed kahramanlarını öksüz bırakarak göçüp gitti. Aslında vefasız değildi ama yakasına adı “kalleş” olan ölüm yapışmıştı.

Hayatını edebiyatla buluşturmuş ve hayatına edebiyat karışmıştı Mehmedin… Kürtlerin ağzı ve dili olacaktı. Ahd etmişti. Bu ahdı vefa borcu bilmişti. Dili yasak bir halkın dili ile romanını yazacaktı. Yani halkının, acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini ve aşklarını yazacaktı. Dahası o halkına reva görülmüş tüm acıları anlatacaktı durup dinlenmeden… O kara talihi ak elleri ile beyaz kâğıt üstüne serecekti, bu onun için bir onur borcuydu…

Derken, Dengbéjleri yetişti imdadına. Ve o artık daha güçlü silahlarla kuşanarak sürdürdü edebiyat alanındaki uğraşlarını. Kürt romanına soluk aldırdı, onu çağdaş normlara kavuşturdu. Türkiye Kürtlerine roman tadını yaşattı.

Özce söylemek gerekirse, Sürgün ve Dengbéjler, Mehmedin romanının esin kaynağı oldu. Dengbéjler söyledikçe Mehmed yazdı, o yazdıkça yeni kahramanlar doğdu. Üzerine ölü toprağı serilmiş Kürt yazınına can geldi, kan geldi.

Türkiye’deki Kürt edebiyatının bu yılmaz neferi, Bextiyar Eli ile Brahim Ehmedle, Ereb Şemo ile Selim Berekat ve Hısên Arıf ile el ele tutuşarak, onuru ayaklar altına alınmış bir halkın yeniden dirilmesi için, her koşulda yazmaya devam edecekti. Mehmed, yaşamı boyunca bu davaya inandı. Ömrünü halkının özgürlüğüne adamıştı çünkü Mehmed söz vermişti. Ahdetmişti, halkının çilelerinin, acılarının, duygu ve düşüncelerinin tercümanı olmayı vefa bilmişti. Öyle de yaptı yaşadığı sürece..

Kürtlerin dünyadaki sesi, soluğu ve çığlığıydı o. Hala da, mahzun, yaralı ve büyük acılar çekmektedir Mehmed’in doğup büyüdüğü topraklar.

 Yaşamı, sona erdikten sonra, bu kez Dengbéjleri onun için ağıtlar yaktılar. Biro onun için ağlamakta hala. Lakin bir “ Egid“ öldü deyip hüzne boğulmuştu baştanbaşa, bu kadim ana kara. Yitik aşklar gölgelerini çekiyordu, toz duman olmuş coğrafyada. Neşe; yerini hüzne bırakıyordu o elveda dediğinde yaşama…

Mehmed Uzun, Kürtçe okuma-yazmanın sıkıntı verdiği bir anda Kürt gençlerinin ve aydınlarının imdadına kavuştu. O duru ve yalın bir dil ile yazdı. Mehmed tıpkı halkının günlük yaşamında kullandığı dil ile yazdı eserlerini. Kaybolmuş yüzlerce güzel sözcüğü yeniden hayata kavuşturup edebiyatın ve hayatın hizmetine sundu.

Memduh Selim Bey’i, Mîr Celadet’i, Evdalê Zeynê’yi, buluşturdu yeni kuşaklarla. Kürtlerin hüzün dolu geçmişini, acılı destanını yazdı yılmadan. Tarih bilincini geliştirdi, hafızasını tazeledi Kürtlerin. Bu yüzden eski-yeni her kesin sevgilisiydi Mehmed Uzun. Ondandır ki Diyarbekir mahzun, gözyaşının sellere döndüğü, sellerin surlara dayandığı bir dem yaşamıştı onun cenazesi sırasında kadim kent Diyarbekir…

Her halkın uyanışında, yeniden dirilmesinde romanın büyük katkısı var. Dili yasaklı bir halkın evladı olarak romana başlarken Mehmed, önce dili diriltmekten yola çıktı. Çünkü ancak diri ve duru bir dil ile halkın çilesini yazabilirdi, sesini duyurabilir, onlara ses verebilirdi.

Çünkü yasaklar, dilin tutuklu hali, onun yüreğini kemiriyordu. Bu yazgı, bu makûs talih, onun ve halkının tercihi değildi. Reva görülmüştü.

Zulüm kendinden menkul neyi varsa sürdü üstüne Mehmed’in. O yürek, elli yıl direndi. Yarım asır dayandı. Ama hayat dediğin ne ki, göz açıp kapayıncaya dek değil mi? Az geldi Mehmed’e bu ömür. Daha yapacak çok şeyi vardı kuşkusuz onun. Ama işte göçtü aramızdan..

Her ölüm erkendir. İnsan en zorlu zamanlarda bile haz alır çoğu kez yaşamdan.

Her işe sevmekle başlayanların hayata dair güzel fikirleri vardır. Bu fikirlerin hayat bulması için gece gündüz çalışılır. Başarı elde edildikçe, keyif artar, hüzün geriler, haz kaplar yüreği. Sevgi bir kat daha artar gönülde. Başardıkça onurlanır, onurlandıkça gururlanır insan.

Ne yazık ki, Mehmed Uzun, alacaklı kaldı yaşamdan. “Üstü kalsın” dedi ve gitti. Gururlu ve mağrurdu Mehmed. Başarmanın verdiği gurur ve sevinçle gitti. Gözü arkada değildi. Ektiği tohumlar yeşermeye başladı çünkü. Dicle, denizine kavuştu artık. Mehmed Uzun Dicle’nin yatağında, Kürdistan toprağında ebedi dinlenmeye çekildi. Edebiyat, bir yiğidini daha ebediyete gönderdi.

Mehmed Uzun’un bana anlattığı, Aleksandır Bertınsın ve Orhan ile Mahmud’un öyküsünü, Sidney toplantısı anılarını, Uluslararası Pen’e üye olmak isteyen Kürt zatın ahvalini ve diğer anlatımlarının her biri, başlı başına birer öykü. Hele Kimlikli ve Çok Kültürlü Toplum Ne Demektir Sempozyumu’ndan panel için Almanya’nın Hamburg kentine giderken, üzerinde konuştuğumuz kimi projeler vardı ki, anlatmaya değer. Ama ne yazık ki, ömrü vefa etmedi onları yazıya dökmeye, o projelere can vermeye, hayat vermeye.

Yeri doldurulması olanaklı olmayan bir dil ve edebiyat ustasıydı Mehmed Uzun. Ölüm yıldönümünde onu saygı ile anıyorum. Ruhu şad olsun.

| Latîf Epozdemîr

Kürt Şairi Cegerxwin

  •  1903Mardin/Gercüş/Hesar
  • 1984 İsveç ‘Qamışlo’

Asıl adı Şêxmus Hesen olan Cegerxwin, 1903 yılında Mardin’in Gercüş ilçesine bağlı Hesar köyünde dünyaya geldi. Daha çocukken baba ve annesini kaybeden Cegerxwin, ablasının yanına yerleşir. Fakir olduklarından Cegerxwin’e bakamayan ablası ve eniştesi, bu nedenle onu ağa ve şeyhlerin yanına ırgat olarak verirler. Cegerxwin, ablasının yanında kaldığı yıllarda birçok ağa veya şeyhin hizmetinde çoban olarak çalışır; tarlalarını sürer; çifte çubuğa koşar.

1. Dünya Savaşı’nın açlık ve yoksulluk yıllarında yaşanan göç kervanlarına katılarak eniştesi ve ablası ile birlikte Suriye’nin Amud ilçesine geçen Cegerxwin, burada da ağa ve şeyhlerin yanında ırgat olarak çalışmaktan kurtulamaz. Ailesinin fakirliği, ona ırgat olarak çalışmasından başka yol bırakmaz. Ancak Cegerxwin okumaya da heveslidir. Medreselerde eğitim gören genç feqilere (Medrese öğrencisi) özenir. Daha Türkiye’deyken genç feqilerin yardımıyla okuma yazmayı söken Cegerxwin, Amud’da da arada kaçarak, medreselere gider. İlk çocukluk yıllarından sonra ise, ağa veya şeyhlerin emrinde çalışmaktan vazgeçerek kendi olanaklarıyla medrese eğitimi almaya başlar. Medreselere kabul edilmek için birçok köy dolaşır. Zoru başarır ve medreselerde eğitime başlamasından 9-10 yıl sonra icazet (diploma) alarak, Suriye’nin Qamışlo ilçesinin Hasdajor köyünde ilk meleliğine (mollaimam) başlar.

Cegerxwin’in yaşamındaki ciddi değişimler, icazet almasından sonra başlar. Bu dönemde İran ve Irak’taki Kürt köyleri başta olmak üzere birçok bölgeyi dolaşır. 1925 yılında yaşanan Şeyh Sait Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra Suriye’ye geçen Kürt aydınlarıyla da tanışan Cegerxwin, bu aydınların 1927 yılında kurduğu Hoybun (Xoybûn) adlı örgüte katılır. Aynı yıllarda Cegerxwin, Celadet ve Kamuran Bedirxan kardeşlerin çıkardığı Hawar (Çağrı) dergisinin yayın ve dağıtım çalışmalarına da katılır. Cegerxwin’in birçok şiiri bu dergide yayınlanır. Şiirlerinin Hawar’da yayınlanmasından sonra Cegerxwin, artık geniş bir kesim tarafından tanınmaya başlar.

Cegerxwin’in 1947 yılında yayınlanan ilk kitabı Cim û Gulperî’den bu yana 8 divanı yayınlanmıştır. Her bir divanı Avrupa, Suriye, Türkiye, Lübnan ve Irak’ta onlarca baskı yapan Cegerxwin’in Kürt dili, tarihi ve folkloru üzerine yayınlanmış kitapları da vardır.

Hawar’la birlikte yoksul Kürtlere okuma yazma öğretmeyi, onları medrese eğitiminden farklı olarak dönemine göre nispeten modern tekniklerle eğitmeyi amaçlayan Cegerxwin, bu nedenle meleliği sürdürmez. Zaten meleliğin kendi kişiliğine uygun olmadığını da bilmektedir. Bir müddet geçim sıkıntısı nedeniyle bu işi yapsa da, asıl işinin ezilenleri ağa ve şeyhler başta olmak üzere tüm egemenlere karşı aydınlatmak olduğunun bilincine varır. Bu amaçla Kürt çocuklarının devam ettiği ve medreselere nazaran daha modern eğitim veren bir okul açar. Cegerxwin’in okulu, Suriye’yi denetimlerinde tutan Fransızlar tarafından kapatılır. Ancak meleliği bırakan Cegerxwin, eğitim ve  aydınlatma çalışmalarından vazgeçmez. 1917 Devrimi’nin etkisi ile ezilenlerin yüzünü ‘Doğu’ya dönmesi gerektiğine inanan Cegerxwin, uzun yıllar Suriyeli komünistlerle birlikte çalışır. Bu yıllarda sol düşüncesini pekiştiren, Marksizmle tanışan Cegerxwin, kurtuluşun sosyalizmde olduğuna inanmaya başlar. Sosyalizme olan inancını ifade eden onlarca şiirin de yazarı olan Cegerxwin, 1958 devriminden sonra Bağdat yönetiminin çağrısı üzerine Irak’a geçerek Bağdat Üniversitesi’nde Kürtçe’nin Kurmanci lehçesi ile dersler vermeye başlar. Ancak Irak devriminin lideri Ebdulkerim Qasım’ın Arap milliyetçileri ile işbirliğini Kürtlere yeğlemesi üzerine Cegerxwin, Irak Kürdistanı bölgesine geçmek zorunda kalır; ilk fırsatta ise Suriye’ye geri döner.

Meleliği bıraktıktan sonra Suriye’de birçok Kürt kurumunu bizzat kuran ya da kurulmasına öncülük eden Cegerxwin, 1979 yılında, 76 yaşında iken Avrupa’ya geçerek İsveç’e yerleşmek zorunda kalır. 1984 yılında bu ülkede yaşamını yitiren ve on binlerin katıldığı bir cenaze töreni ile Suriye’de toprağa verilen Cegerxwin’in mezarı, Qamışlo ilçesindeki evinin bahçesindedir.

Yazdığı binlerce sevda ve özgürlük şiirleriyle modern Kürt şiirinin öncüsü olan Cegerxwin’in anıları yurtdışında APEC yayınları tarafından ‘Jînenîgariya Min’ adıyla yayınlandı. Cegerxwîn’in anılarını ise Türkiye’de Evrensel Yayınları “Hayat Hikâyem”  adı ile Türkçeleştirerek yayınladı.

Fehim Işık

Ereb Şemo (1897-1978)

Ereb Şemo (Ereb Şamîlov) nisîskarekî Kurd û bavê romana Kurdî ye. Yekemîn romana Kurdî ya bi kurdî hatiye weşan, ‘Şivanê Kurd’ nivîsiye. Şemo di 23.10.1897’an de li gundê Susuzê li navçeya Qersê, ku di wê heyemê de bin desthilatiye Rûsyayê de bû. Hatiye dinyayê. Ereb Şemo xwendina xwe ya pêşî diqedîne. Di sala 1913’an de dema ku 16 salî bû derbasî ser karê paletiyê dibe. Erebê Şemo ji bilî zimanê Kurdî, welê jî bi Rûsî, Tirkî, û Ermenkî zanibû. Pişt re jî demeke dirêje di komîteya navendî ya Partiya Komunîsta Ermenistanê de cih digire.

Di sala 1931’e de Erebê Şemo li Leningradê rastî Qanatê Kurdo te û hevaltiyeke baş di navbera wan de çêdibe. Ji wir dest bi xebata literaturî û zanistî dike. Li wê derê nivîsên derbarê pirsgirêkên zimanê Kurdî de amade dike û li Ermenistanê çap dike.

Di sala 1937’an de ji aliyê Stalîn ve tê sirgûnkirin, wî dişînin qeraxa Okêrna cemidî. Heta sala 1956an ew li wê derê dimîne. Piştî mirina Stalîn ew azad dibe û careke din vedigere Ermenistanê. Sala 1966an ew romana xwe ya dîrokî Dimdim belav dike. Di sala 1967an de jî ew li Moskowayê berhevoka Hikayetên Gelê Kurd û romana xwe ya bi navê Riya Bextewar diweşîne dike.

Li Sêntora Yêrîvanê li ser dîwarê makke ku Erebê Şemo salên xwe yên dawiyê li wê derê derbas kiribû wiha hatiye nivîsandin: ‘Di vê malê de ji sala 1963-1978 temenê xwe derbas kiriye rewşenbîrê Kurd û karkerê muxulqeliyê Erebê Şemo Şamîlov’

Romanên Wî

  • Şivanê Kurmanca (Şivanê Kurd)
  • Dimdim
  • Jiyane Bextewar
  • Hopo
  • Berbang

Şivanê Kurmanca (Şivanê Kurd) | Ereb Şemo

Romana Yekemîn a Erebê Şemo “Şivanê Kurmanca” ji aliyê Weşanxaneya Lîsê ve piştî 74 salan bi alfabeya Celadet Elî Bedirxan, ligel orjînala xwe hate çapkirin. Pirtûka ku bi alfabeya Latînî ya ku di 1929an de ji hêla Îsahak Margolovî hatibû çêkirin, di sala 1935an de ji aliyê Neşra Hikûmetê Rewanê ve hatibû çapkirin. Berhema Erebê Şemo, piştî 74 salan ku Weşanxaneya Lîsê çap dike ji aliyê nivîskar, wergêr û zimanzanê kurd Mustafa Aydogan ve hatiye amadekirin.

Di pêşgotina Mustafa Aydogan de gelek hêlên pirtûkê û yên Erebê Şemo derdikeve ber çavan. Aydogan di pêşgotina xwe ya dûvdirêj de, qala serpêhatiya berhemê dike.

“Romana kurdî ya yekem di sala 1935an de bi alfabeya Îsahak Marogûlov ve hatiye çapkirin. Piştre ji hêla Î. Orstrogoskaya ve wergerê zimanê rûsî hatiye kirin û Bazîl Nîkîtîn jî ji rûsû ev pirtûk wergerandiye Frensî. Nuredîn Zaza jî ev pirtûk ji Frensî wergerandiye kurmancî. Yanî Şivanê Kurd weke wergera wergera wergerê hatiye çapkirin û li nava kurdan belav bûye. Zaza dema pirtûk wergerê kurmancî dike nav weke Şivanê Kurd diguherîne. Bi vê çapa Weşanxaneya Lîsê re pirtûk bi zimanê xwe yê ewil jî tê veçapkirin û navê wê yê orjînal Şivanê Kurmanca derdikeve pêşberî xwendevanan.”

Maksîm Gorkî ji bo nivîskarê kurd Erebê Şemo wiha dibêje: “Gelê kurd bi zimanê nivîskarê xwe Ereb Şamîlovî qise dike…”

Miradê Kinê’nin Hayatı (1943 – 984)

1943 senesinde o zamanlar Batmana bağlı Gercüş ilçesinin Altınoluk yani Kürtçesi Geracehfer köyünde doğdu. 14 yaşlarına kadar köyde ailesiyle birlikte yaşadı. 2 kardeşi vardı, Halil ve Cemil adlarında. Ailesiyle birlikte o zaman kasaba şimdi ilçe olan Dargeçit’e geldiler. Miradê Kinê aynı zamanda kendileri de rıbap çalan babası Ferhat ve amcası Reşit’ten rıbap alanında çok şey öğrendi ve 20’li yaşlarda amcasının kızıyla evlendi.

 Amcası ve aynı zaman da kayın babası olan Yusuf’la birlikte 20li yaşlarda Suriye’ye oradaki akrabalarının yanına giderler tabi ziyaret olarak. Ve cemaat hazır haldeyken yanındaki gencin kim olduğunu sorarlar. O yeğenimdir der. Rıbab alanındaki durumunu sorarlar. Amcası kendisinin çalmaya utandığını söyler cemaate. Çok ısrar ederler. Ve amcası rıbabı onun eline verir… Miradê Kinê orda “Seyreyi” söyler. Bütün cemaatin ağzı tabir yerindeyse açık kalır. Amcası bile hayret kalır. Ve Miradê Kinê’nin kendi evinde gizli gizli rıbabta kendini çok geliştirdiğini öğrenir. Dönerler Dargeçit’e ve çok kısa bir zaman içerisinde… Bizim şu zamana ulaşacak şimdiki kasetler doldurulur. Kısa bir zaman içerisinde Dargeçit, Mardin, Nusaybin, batmana yayılır ve Miradê Kinê düğünlerde aranan 1 numaralı isim haline gelir. O zamanlar elektrik ve teknolojinin zayıf olmasına rağmen insanlar gelir ve pille çalışan teyiplerini getirerek Miradê Kinê’nin sesini kaydederlerdi…

 Miradê Kinê 25li yaşlarda batmana gider ve oraya yerleşir. Onun batmana gidişiyle birlikte… Tam anlamında sesi Erivan radyosuna ve tüm Kürdistan’a yayılır. O zamanlardaki M. Arif Cizrawi gibi ozanlarla tanışır ve namı bölgeyi dahi aşar. İstanbullara falan gider.

 Bir gün o zamanlarda bayındırlık bakanı olan Şerafettin elçi onu Ankara’ya evine misafir eder ve ona bir hediye vermek ister… Bakanın da tavsiyesiyle bayındırlık memurluğu verilir ve Miradê Kinê Midyat’ta göreve başlar 2 sene sonra da Siirt’e. Miradê Kinê Hem memurluk hem de müziğini bir arada götürmeyi başarır.

1984te Miradê Kinê ailesine rahatsız olduğunu söyler. Ve doktora giderler. Doktor ona kalbinde problem olduğunu ve sigarayı mutlaka bırakmasını söyler. Sigarayı bırakır ve 1 ay sonra sabah işe gider… Ama erken döner ve göğsünün sancı yaptığını söyler… Eşinden su ister… 1 bardak içer… Bir bardak daha ister ve yaşamın en değerli ve lezzetli varlığıdır der su ve içer. Biraz sonra feryatla göğsüm der… Eşi göğsüne masaj yapar. Bir nefes. İkinci nefes. Ve üçüncü nefesini verir ama dördüncüsünü almaz. Ve 17 aralık1984te vefat eder.

Kaynak: http://kerboran.wordpress.com/2008/07/25/mirade-kine-nin-hayati/

Kurdekî Welatparêz, Nivîskarekî Kedkar, Zimanzan û Lêkolînvanekî Heja Mehmet Emîn Bozarslan

Di tarîxa jîndariyê ya mirovayetiyê de tiştê herî girîng ked e. Mirovayetî, bi tesîra kedê gêhîştiye konaxa îroyîn. Di vê yekê de bi raya min tiştê balkeş ev e: Keda mirovayetî keda yeko yeko kedkara ye. Ev kedên yeko yek bi ser hev kombûne û îro jî bûne keda tevayî mirovayetî.

Mixabin, pirî caran keda van ‘yekan’ nayêne dîtin an ji nehatine dîtin. Çi bi zaneyî çi bi nezanî, gelek kedkar hatîne windakirin an jî winda bûne. Van kedkarên hêja, bê ku li pêy xwe şopa xwe bihêlin, ji nav me çûnin.

Bingeha Nivîskariya Bozarslan

Lê hinan jî, li hember hemû astengiyan berxwe dane û xwe dane qebulkirin. Hinekan her ku xwestîne wan windabikin, ew bê şop bihêlin; lê evana bi keda xwe dane diyarkirin ku, ‘em li vê derê nin’. Mehmet Emîn Bozarslan jî, yek ji vana ye. Ew, nivîskarekî kedkar, zimanzan û lêkolînvanekî hêja û her weha Kurdekî welatparêz û bê hempa ye.

Bozarslan, di sala 1935a de, li qeza Diyarbekirê (Amed) li Lîceyê ji dayîk bûye. Piştî xwendina xwe temam kiriye, dest bi meletiyê kiriye. Dura li wê heremê ku ji dayîk bûye, dest bi muftîtî kiriye. Ew, ji alî gelekan ve bi navê ‘Muftî’ dihat naskirin. Lê qasî ku min bîhistiye, leqabekî wî yê din jî, ‘Muftiyê Qomunîst’ bûye.

Çawa ku ‘telebe’ bi mana ‘şoreşger’ dihête karanîn, ‘qomunîst’ jî di nav Kurda de pirî caran ji dêvla welatparêzî, mafperestî ango ji bo kesên ku mafê Kurda û belengazan parastiye, hatiye karanîn. Bi gotinekî din, di raya giştî a Kurda de tu çiqas ji dewletê dûr bî, ewqas qomunîst î. Meleyên Kurda yên berê jî, hema bêje piraniya wan bi vî navî hatîne naskirin.

Tiştên balkeş ya nivîskar û lêkolînvanên Kurda, di Mehmet Emîn Bozarslan de jî tê dîtin. Ew jî bingeha welatparêziya xwe û her weha bingeha nivîskariya xwe, ji rewşa axa xwe ya bindest digre. Gelek deweran digere, rewşa gelê xwe yê xizan û bindestan dibîne û sedema vê yekê pirtûka xwe ya yekemîn ya bi navê ‘Şeyhlîk ve Ağalik’ (Axatî û Şêxtî) de di sala 1964a de şirove dike, raya xwe radixe ber gel. Pirtûka duyemîn a Bozarslan jî, li ser pirsa Kurdî ye. Di sala 1966a de, pirtûka Bozarslan bi navê ‘Doğu’nun Sorunlari’ (Pirsên Rojhilat) dikeve destê xwendevanan. Bozarslan, girîngiya ziman û hînkariya bi zimanê zikmakî jî, her weha di vê pirtûka xwe de cara yekemîn eşkere dike. Her du pirtûkên ewil yên Bozarslan, bi Tirkî ne û her weha li ser pirsên gel û heremê ne.

Ewil Elifbaya Kurdî

Ewil pirtûka Bozarslan ya bi Kurdî, ‘Alfabe’ ye. ‘Alfabe’, di sala 1968an de li Stenbolê hat çapkirin. Ev pirtûka, her weha ewil elîfbaya Kurdî ye ku, bi tîpên Latînî li Komara Tirkiye hatiye çapkirin. Ji bilî ‘Alfabe’yê, Bozarslan, ‘Mem û Zîn’a Ehmedê Xanî jî wergêrandibû Tirkî û ev pirtûk jî di sala 1968a de tevlî Kurdiya wê ya orîjînal, li Stenbolê di nav Weşanên Hasat de hatibû çapkirin. Her du xebatên Bozarslan, ji alî dozkerên Amed û Stenbolê ve, di cî de hatin berhevkirin. Bozarslan jî hate zîndankirin. Ew, bi “xebata ji bo parçekirina Komara Tirkiye û sazkirina dewleteka Kurd a xweser” dihat sucdarkirin. Dozkerê Amedê, ‘Alfabe’ û ‘Mem û Zîn’a ku Bozarslan wergêrandibû Tirkî, wek “du dînamîtên ku Bozarslan xwestiye têxe binê siyaseta Komara Tirkiye” dişiband.

Doza ‘Alfabe’yê heta sala 1974a domkir. Di sala 1974a de, ji ber lêborîna giştî (genel af) doza Bozarslan ket, lê ‘Alfabe’ wekî hacetekî sucê hat dîtin û qedexekirina li ser wî dom kir. Ango, ‘lêborîn’ ji şexsa re bû; ji pirtûkan re ‘lêborîn’ tûne bû. Bi vê biryara dadgeha Komara Tirkiye, li tevayî dinyayê ewil car bû ku elîfbayek dihat qedexekirin.

Çapa ‘Alfabe’yê ya li Swêd jî, li Tirkiyê bû egerekî nijadperestiyê: Piştî sala 1979a ku Bozarslan derket dervayî welat, li Swêdê cîhwar bû û xebatên xwe li vî welatî domand. Çapa duyemîn ya ‘Alfabe’yê jî di sala 1980an de, li Swêd çêbû. Rojnama ‘Milliyet’ ev yeka wekî nûçeyekî sansasyonel di rûpela ewilîn de çapkir. Yê nizanibûya, wê bigota qey “li Swêdê şer derketiye”.

Çend Kurtegotin Li Ser Siyasetmedariya Bozarslan

Piştî ewqas eziyet û îşkence û zîndaniyê, Bozarslan neçar ma di sala 1979a de derket dervayî welat. Nefîkirin çiqas zor be jî, lê meriv dikare bêje ku, baş bû Bozarslan derket dervayî welat. Bê guman ew li Tirkiyê bimana, nedikarîbû ku ewqas berhemên hêja biafrîne; ewqas xizmeta zimanê Kurdî bike. Bozarslan, eger li Tirkiyê bijiya, ew hem berhemên xwe nedikarîbû ewqas bi azadî biafrîne, hem jî wê ji ber keda xwe ya hêja gelek salên xwe li zîndanê derbas bikira.

Bozarslan, di nav xebata DDKOyê (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) de jî cîhê xwe girtiye. Tê zanîn ku DDKO, ewil komela legal e ku piştî têkçûna Serhildana Seyît Riza li Komara Tirkiye di sala 1969an de hatiye damezrandin. Ji kesên ku bîranînên xwe ya li derhaq DDKOyê de nivîsandine em zanin ku, di nav komelê de du şax bi eşkereyî xuya dikin. Yek ji van şaxa nêzîkî Partiya Demokrat a Kurdistana Tirkiyê (TKDP) ye; ya din jî şexsiyetên çep in û pêywendiya wan bêtir bi FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) û TİP (Türkiye İşçi Partisi) re henin. Bozarslan di nav van şaxan de bi taybetî li cîhekî nîne. Lê tesîra Bozarslan, di nav komelê de bêtir li ser ew xortên welatparêz ku xwe nêzîkî TKDP dihesîbînîn de, heye.

Piştî ku leşkerên Komarê di sala 1971a de dest danîn ser hukim, wekî gelek rewşenbîr û siyasetmedarên Kurd û Tirk, Bozarslan jî hem ji ber pirtûkên xwe hem jî ji ber endametiya DDKOyê kete zîndana Diyarbekirê û di doza DDKOyê de jî hat dadgehkirin. Xebatên Bozarslan, ji ber sazumana leşkerî heta sala 1974an sekinî an jî bi nêhînî dom kir. Di van salan de çi pirtûkên wî nehatin çapkirin. Bi lêborîna giştî re gelek rewşenbîr û siyasetmedarên Kurd ji zîndanan derketin û dest pê kirin rêxistinên xwe damezrandin. Bozarslan jî, carekî din bi eşkereyî dest bi wergêrandin û nivîsîna pirtûkan kir. Ew, durî rêxistinên Kurda nema, lê di nav tu rêxistinên ku wê demê hatibûn damezrandin de cîh negirt.

Ev yekê han bi raya min di vî warî de balkêş e: Bozarslan, bê guman tena serê xwe wekî rêxistinekî bû. Lê ji ber ku ne endamê rêxistinekî bû, tu rêxistin jî bi xûrtî alîkariya wî nedikir. Her weha di nivîsandin û çapkirin, bi taybetî jî firotina pirtûkên Bozarslan de ji bilî astengiya dewletê, astengiya hin ‘siyasetmedaran’ jî hebûn.

Bawer nakim ku li derhaq vê yekê de, tu kesek heta niha ji Bozarslan gazinekî bîhîstibe. Ew ji çi kesî gazina nekir, lê karê xwe jî bê westan domand. İro meriv bi dilekî rehet dikare bêje ku, pirtukên ku Bozarslan nivîsandine an jî wergêrandine, ji weşanxanêyan heta ji pirtûkxaneyên hinek rêxistinan dewlemendtir e.

Xebata Etîmolojiya Ziman

Bozarslan, piştî xebata evqas salan hê jî bê westan karê xwe didomîne û niha jî dest bi xebatekî din ya giranbiha kiriye. Ev xebata wî li ser rastnivîsandina (imla) peyvên Kurdî û her weha etîmolojiya ziman e. Ev xebata giranbiha berî çend salan li rojnama hefteyî, li Ronahî beş bi beş dest bi weşanê kir û niha jî li rojnama panzdeh roji, di Dema Nû de didome. Qasî ku ez zanim, li ser vê yekê heta niha li nav Kurdên Tirkiyê xebatekî bi vî rengî nehatiye çêkirin.

Hin pirtûkên ku Mehmet Emîn Bozarslan nivîsandine an jî wergêrandine ev in:

  • Şeyhlik ve Ağalık (çapa 1, 1964 Stenbol);
  • Doğu’nun Sorunları (çapa 1, 1966 Stenbol);
  • Alfabe (çapa 1, 1968 Stenbol, çapa 2, 3 û 4 Swêd);
  • Anarşistler (çapa 1, 1977 Stenbol);
  • Şerefname – Kürt Tarihi / Şeref Han (Wergêra Tirkî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1971 Stenbol; çapa 2, Weşanên Deng, 1998 Stenbol);
  • Meyro (çîrok, çapa 1, 2 û 3, Swêd; çapa 4, Weşanên Deng, Stenbol);
  • Mîr Zoro, (meselokên lawiran, çapa 1, 1981 Swêd; çapa 2, weşanên Deng, Stenbol);
  • Gurê Bilûrvan (meselokên lawiran, çapa 1, 1982 Swêd);
  • Kêz Xatûn (meselokên lawiran, çapa 1, 1982 Swêd);
  • İçerdekiler ve Dışardakiler (çapa 1, 1974 Stenbol; çapa 2, 1983 Swêd);
  • Serketina Mişkan (meselokên lawiran, çapa 1, 1984 Swêd);
  • Pepûk (meselokên lawiran, çapa 1, 1985 Swêd);
  • Melayê Meşhûr (pêkenokên Kurdî, çapa 1, 1986 Swêd);
  • Şerefa Ristem Keya (kurteçîrok, çapa 1, 1992 Swêd);
  • Kemal Paşa Weledê Kê Ye? (meselokên siyasî, çapa 1, 1993 Swêd);
  • Gulî Xatûn (çîrokên gelî, çapa 1, 1997 Swêd);
  • Kurê Mîrê Masiyan (çîrokên gelî, çapa 1, 1998 Swêd);
  • Kürd Teavün ve Terakkî Gazetesî: Kovara Kurdî-Tîrkî (wergêr jî tîpên erebî bo tîpên latînî: M. Emîn Bozarslan. çapa 1, 1998 Swêd);
  • Jîn-Cilda Yekemîn (Kovara Kurdî-Tîrkî / wergêr jî tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1985 Swêd);
  • Jîn-Cilda Duyemîn (Kovara Kurdî-Tîrkî / wergêr jî tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1985 Swêd);
  • Jîn-Cilda Sêyemîn (Kovara Kurdî-Tîrkî / wergêr jî tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1986 Swêd);
  • Jîn-Cilda Çaremîn (Kovara Kurdî-Tîrkî / wergêr jî tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1987 Swêd);
  • Jîn-Cilda Pêncemîn (Kovara Kurdî-Tîrkî / wergêr jî tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1988 Swêd);
  • Masiyên Bejî (pêkenokên gelî, çapa 1, 1987 Swêd);
  • Ji Dînan Dîntir (pêkenokên gelî, çapa 1, 1988 Swêd);
  • Ilmê Tûrik (pêkenokên gelî, çapa 1, 1989 Swêd);
  • Bûka Gulsûn (pêkenokên gelî, çapa 1, 1990 Swêd);
  • Mela Kulî (pêkenokên gelî, çapa 1, 1991 Swêd);
  • Kurdîstan: Rojnama Kurdî ya Pêşîn-Cild 1 (wergêr ji tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1991 Swêd);
  • Kurdîstan: Rojnama Kurdî ya Pêsîn-Cild 2 (wergêr jî tîpên Erebî bo tîpên Latînî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1991 Swêd);
  • Mem û Zîn / Ehmedê Xanî (wergêrê tîpên Latînî û Kurdiya xwerû: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1968 Stenbol; çapa 2, 1995 Swêd; çapa 3, Weşanxana Deng, 1997 Stenbol);
  • Kürtçe-Türkçe Sözlük / Yusuf Ziyaeddîn Paşa (Bi berhevkirin û wergêrandina Tirkî ya M. Emîn Bozarslan, çapa l, Weşanên Çira, 1978 Stenbol);
  • Tarihteki İlk Türkçe Ansiklopedide Kürdistan ve Kürdler, Şemseddîn Samî (Wergêr ji zimanê Osmanî bo Tirkî: M. Emîn Bozarslan, çapa 1, Weşanxana Deng, 2001 Stenbol);
  • Mervani Kürtleri Tarihi / Ibn-ül Ezrak (wergêr M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1975 Stenbol; çapa 2 Weşanên Komkar, 1987 Almanya; çapa 3, Weşanên Firat, 1991 Stenbol);
  • Mahabad Kürd Cumhuriyeti / William Aegleton (wergêr M. Emîn Bozarslan, çapa 1, 1976 Stenbol; çapa 2, Weşanên Komkar, 1988 Almanya; çapa 3, Weşanên Firat, 1992 Stenbol).

    | Fehim Işık

Mem û Zîn (1695) Ehmedê Xanî

Cizre Beyi, Mir Zeynuddin’in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı.

Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana kahramanı Mem ise Tacdin’in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz), eğlence ve bayram günlerinde çoluk–çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi.

İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn’di) Onları görür görmez ikisi de yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzüklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin ve sersem onduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem’in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem’in parmağına doğru elini uzatınca Mem de onun parmağında bulunan paha biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkisi de Sîti ve Zîn’in ne yapmış olduklarını anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun’a olanları anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin’in yanına varıp, Sitî ve Zîn’inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem ‘bununla yaşıyorum’ diyerek yüzüğü vermez.

Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre’nin önde gelenleri Cizre Bey’inden Sitî’yi Tacdine isterler.

Bey, Tacdin’e Sitî’yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran’ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey’in kapıcısıdır.

Tacdin Beko’yu hiç sevmez. Bey’e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığını söyler fakat bey: ‘değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de kapıcıdırlar’ der. Beko, Bey’in Zîn’i Mem’e vermemesi için ‘Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn’i Mem’e vermiş.’ Bunun üzerine kızan Bey, ‘and içerim ki; Zîn’i eş olarak Mem’e vermeyeceğim’ der. Bey’in ava çıktığı bir günde Mem Zîn’i görmek için bahçeye girer. Mem’i gören Zîn birden yıkılıverir yere. Bu sırada Mem onu görmez gül ve reyhanları seyrederek şöyle der:

Ey gul! Eger tu nazenînî, Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde?
Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, Ey sümbül! Gerçi senin güzel kokun var,
Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, Reyhan senin için kara yüzlü olmuş.
Hun ne ji mîsalê zilfe yarin Fakat siz yârimin zülfüne benzemezsiniz.
Hun her du fızûl û he zekarın İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
Perwanyê şem’ê werdê alî, Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
Zîn’a me ji sorgula te geştir Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir.
Bext’ê me ji talıê te reştir Benim bahtım da senin talihinden daha karadır.

Mem bunu söyledikten sonra Zîn’i görür ve oda orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem’i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem ‘Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum’der. Bey’in yanında bulunan Tacdin abanın altında Zîn’in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey’i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak, evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn’in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görülmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko’nun oyunlarıyla beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem’in iyi oynadığını görünce Mem’in yönünü Zîn’e doğru çevirir. Zîn’i görüp hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem’in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn’in hasretine dayanamayıp ölür. Mem’in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko’yu görüp öldürür.

Beko’nun öldüğünü gören Zîn, bakın hakkında ne düşünüyor:

Ey şah û wezirê izz-û temkin! Ey izz ve temkinli şah ve vezir!
Ez hêvî dikim ne kin înadê Rica ediyorum inat etmeyiniz,
Der heqqê vi menbeê fesadê Bu fesat kaynağı hakkında.
Lewra ku xwedanê ins û canan Çünkü insanlar ve cinlerin Allah’ın,
Wi xaliqe erd û asimanan, Yer ve göklerin yaratıcısı,
Roja ewî hubbe da hebîban Sevgiyi, sevgilileri verdiği gün,
Hıngê ewî buxzê da raqiban O zaman buğzu da rakiplere verdi.
Em sorgulin, ew jibo me xare Biz kırmızı gülüz, o bizim için dikendir
Em gencîn û ew jibo me mare Biz hazineyiz o bizim için yılandır.
Gul hıfz-ı di bin bi nûkê xaran Güller dikenlerin gagasıyla korunur,
Gencîne xwedan di bin bi maran Hazinelerde yılanlarla beslenir.
Ger ew ne bûya di nêv me hail Eğer o olmasaydı aramızda engel,
Işqa me di bû betal û zail Aşkımız da bozulur ve zail olurdu.

Nasıl ki bir gülü diken, hazineyi de yılan koruyorsa, bizim de bekçimiz (köpeğimiz) Beko olacaktır diyen Zîn, Mem’in mezarının başında devamlı ağlayarak şöyle der:

‘Ey vücudumun ve canımın ve mülkümün sahibi,

Ben bahçeyim, sen de bahçıvan

Senin bahçen sahipsizdir

Sen olamazsan onlar neye yarar

Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir.

Zülfümü tel tel çekeyim

Sonra yârim sen beni belki değişik görürsün

En iyi hepsi yerinde kalsın

Hakk’a emanetim teslim ediyim.’

Diyerek yapıştığı Mem’in mezar taşında canını verir. Bey, Zîn’i gömmek için Mem’in mezarını açtırarak Zîn’i sarktığı esnada şöyle seslenir:

‘Memo! Al sana yar! der.

Xanî, bu aşk hikâyesini, Kürt halkı arasında oldukça yaygın olan ve sözlü gelenek yoluyla yüzyıllarca dilden, dile dolaşan ‘Memê Alan Destanı’ndan esinlenerek yazmıştır. Mitolojik bir nitelik kazanan bu destan M.Ö.’den bu yana halk arasında, daha çok dengbêj‘ler tarafından ve özellikle uzun kış gecelerinde ard arda uzayıp giden gecelerde manzum ve bazen de anlatıcı durup mensur (hikâye edici bir dille) anlatırdı. Uzun soluklu bu dengbêjleri, halk âdeta büyülenmiş bir şekilde ve kendinden geçercesine saatlerce dinler ve onu takip eden gecelerde hikâyenin sonunu büyük bir sabırsızlık ve merakla beklerdi. Halkın ilgisine göre anlatıcısı da hikâyenin kısa veya uzunluğunu belirler. Xanî, ‘Mem û Zîn’i XVII. Yüzyılın sonlarında yazmıştır. O dönemde yazılmış olan bütün eserlerde Arapça ve Farsça’nın etkisi altında kalıp bu dillerden kelimeler mevcuttur. (Bu Divan Edebiyatı’nın da bir özelliğidir.) Bundan dolayıdır ki bu Mem û Zîn’de de bu etkiyi görebilmek mümkündür. Buna rağmen bu eser, Kürt dilinin ve zengin kültürünün ispatıdır. Xanî’nin, ‘Kurmancım, kûh-î kenar’ (Kürdüm, dağlıyım, kenardanım) deyişi, sanırım birçok sorunun cevabı niteliğindedir. Bu eser, ilk olarak Ahmed Faîk tarafından (1143 hicri-1730 miladi) yılında Azeri Türkçesine çevrilmiştir.

Sırrı Dadaş bilge, 1969 yılında nesre çevirip, beyitlerini sadeleştirmiştir. 42 yaprak 83 sayfadan meydana gelmiş bu çevirinin ilk sayfası zayidir. Faîk, Ehmedê Xanî’den 35 yıl sonra çeviri yapmıştır. İki ayrı yerden kendisinden bahsetmekte olan Faîk ayrıca gazellerin son beyitlerinde mahlas kullanmıştır.

İkinci olarak Abdulaziz Halis Çıkıntaş 1906 yılında Türkçeye çevirmiştir. Fakat kitap bir türlü basılamaz. Arapça, Fransızca, Almanca, Rusça başta olmak üzere birçok dile çevrisi yapılmıştır. 1968 yılında M. Emin Bozarslan tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Leyla ile Mecnun, Romeo ve Juliyet gibi Mem û Zîn’de dünyanın ölümsüz edebi eserleri arasında yerini almıştır. Ve yine bu eserlerdeki gibi Mem û Zîn’de de beşeri aşktan ilahî bir aşka yükseliş vardır. Bu aşk etrafında Xanî, çağın sosyal, kültürel, dini ve idari durumunu güçlü bir şekilde tasvir etmiş, bölgenin (Botan bölgesi) törelerini, bayramlarını (Burada Newroz bayramının yeri oldukça önemli…), bayramlarla birlikte av partilerini, kır eğlencelerini kısacası halkın bütün yaşantı tarzlarını görebilmek mümkündür. Aşk unsurunun yanında, dağlardan (Cudi, Tur ‘Tur dağı’), sulardan (Özellikle Dicle nehrini), ağaçlardan, hayvanlardan, kuşlardan (Bülbülün önemi büyük), bitkilerden (Bülbülle bağlantılı olarak gülden), renklerden, kokulardan sık sık bahsetmekte bunları okuyucunun zihninde canlandırıp âdete gözler önüne sermektedir:

Mem Bi Dîcle’ra Di Beyîve Mem’in Dicle’ye Seslenişi
Ey Şıbhetê eşkê min rewane! Ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir!
Be Sebr û Sıkünî aşiqane Ey âşıklar gibi sabırsız ve sükûnetsiz nehir!
Bê Sebr û Qerar û bê Sıkûnî Sabırsız, karasız ve sükûnetsizsin,
Yan Şıbhetê min tu ji cinûnî? Yoksa benim gibi sen de deli misin?
Qet nine jibo tera qerarek Senin için hiçbir karar kılmak yok,
Xalıb di dilê tedaye yarek. Galiba senin gönlünde de bir yar var.

Dicle’ye seslenen Mem’in önünde kendisi gibi sabırsız ve sükünetsiz bir âşık olduğunu döktüğü gözyaşlarını da Dicle’nin suyunu benzetmesi, Dicle’yi kendisi gibi deli, aşık görmesi bunların her biri Mem’in kendi vasıflarını Dicle nehrine de yüklemesi ile, böyle bir bağlantı kurmuştur. Dicle suyu gibi Mem’in dağa ve rüzgara karşı seslenişi; Zîn’in de muma kamlara ve pervaneye seslenişi bunların her biri bahtsız olan Mem ve Zîn’in içinde bulundukları çaresizliği anlatır.

Zîn Bi Findêra Di Beyîve Zîn Muma Sesleniyor
Ey henser û hemnişîn û hemraz Ey arkdaşlar ve yerliler ve sırdaşlar!
Herçendi bî sohtinê wekî min Gerçi yanmak yönünden benim gibi sin sen,
Emma ne bî gotinê wekî min Fakat konuşmak yönünden benim gibi değilsin.
Ger şibhetê min te jî bî gota Eğer sen de benim gibi söyleseydin
Dê min bî xwe dil qewî ne sohta. Benim de gönlüm fazla yanmazdı.

Zîn bir sohbet arkadaşı aramakta ve derdini muma yanmaktadır. Xanî, aynı zamanda hikâyede ateşin önemine, kutsallığı da deyinmiş: Mem, Zîn’le beyin bahçesinde buluşuyorken bey, av partisinden döner beyin döndüğünü gören Tacdin, Mem’i kurtarabilmek için evini ateşe verir. Burada ateş kurtarıcı bir görev almaktadır. Diyebiliriz ki Xanî, Zerdüştlük inancının düalizminden etkilenmiştir. Zerdüşt dininde düalizm (iyi-kötü, aydınlık-karanlık) var. Mem û Zîn’de de ikili sistem esas alınır. ‘Kötünün bilinmediği yerde iyiyi tarif edemezsin. Her şey zıddı ile izah edilir.’ İyiliği ve aydınlığı Mem û Zîn; kötülüğü ve karanlığı ise Beko’ya veren Xanî, aynı zamanda ay ile güneş, ateş ile su, kadın ile erkek, melek ile iblis gibi ikili temaları oldukça işlemiştir. Bununla birlikte dönemin yönetimini elinde tutanları, gericiliği, zalimleri, kötü niyetli kimseleri yermiş, haksız düzene karşı âdeta isyan bayraklarını göklere çekmiştir. Haksızlığa ve feodal düzene karşı cephe alan Xanî, haksızlığa uğrayanların, yoksulların ve çaresizlerin yanında yer almış. Kötülüğü, ikiyüzlülüğü fitne ve fesatçılığı yine dalkavukluğu Bekir (Beko)’de; doğruluğu, iyiliği, suçsuzluğu, güzeli ve çaresizliği de Mem ve Zîn’de toplamıştır. Fakat bu aşkın büyüklüğüne ve ölümsüzlüğüne en büyük katkıyı sağlamış olan Beko’dur. Evet, yaşadıkları sürece kendilerine cefa çektiren onların kavuşamamaları için her türlü fitne ve fesatlığa başvuran Beko, bu aşkın ebedîleşmesinde büyük rol oynamıştır. Mem ve Zîn’in ölümünden sonra Bey Beko’nun söylediklerine kulak verdiği için pişmanlık duyar, fakat iş işten geçmiştir. Onlar ebedî mutluluğa erdiler. Aşk Botan’da ebedileşti, aşk Mem û Zîn’de ölümsüzleşti.