Blog Arşivleri

Gotinên Gunehkar An Jî Gotinên Azad û Dirust

“Gotinên gunekar” navê “novelek” ya Hesenê Metê ye. Dema min ew xwend û xilas kir, ez fikirîm; min got gelo vê pirtûkê çi karîgerî li ser min kir; di şûna xwe de çi hêla ser ruh û mejiyê min? Du gotinan di hişê min de olan dan, çûn û hatin; min qet nekarî ez xwe ji wan xelas bikim: azad û dirust.

Hesenê Metê li himberî gotinê dirust e û ne bendî ye, wekî “ena el-heqekê” daye pêy serowena fitreta însanî. Di vê rêyê de lewheyên ku te bigihîne rastiyê hestî ne; kêleka rê hemî hestiyê mirovan in, tazînek mirovî digirin.

Ji mar bigire heya hemî benderuhan û heya Xwedê, Hesenê Metê li himberî hemî hebûnê xwedanê gotina dirust û azad e. Ew gotinê ji tiştekê tenê re nake hêcet û alet. Ew li ti gotineka şaîrane jî nagere. Ew tenê sadiqê gotina rast e. Ti nîr li ser aqil û dilê wî, hestên wî nînin. Gotin li cem wî qet xira nebûye. Bi wê gotina dirust ew careka dî li bîra me tîne ku nivîsandina heqîqetê ne karê “tarîxçî” an jî “civaknasan” e. Tenê edebiyat dikare barekê wiha giran bide ser milê xwe; ji ber ku tenê ew xwedanê gotina azad û dirust e; merciyê ew jê destûrê jî bigire tine ye. Bi gotineka dî, edebiyat li dûv wê xezêneya însanî ya ku însanî bi destê xwe wenda kiriye digere; li wê hewa û auraya ku bi derewan û durûtiyê kirêt û genî nebûyî.

Hesenê Metê wî mekan û auraya wê xezîneyê hêj di destpêka “novela” xwe de wekî taswîrekî yê Meryemaya ezîz û Îsayê nûranî wiha raberî me dike: “Ku ruhekê şairane bi min re hebûya min ê ji we re bigota cîh û warekî wekî sîngê diya meriv e… zarokatiya xwe bifikirin, biçin xwe li ser sîngê dêya xwe dirêj bikin serê xwe danin ser wan pêsîrên tije şîrê pak û sipî… û bikevin xew. A cîhekî welê ye. Ku we bivê bidine pêy min.” Belê di vî dergehî de hertişt bi masumiyeteka bêleke hêj pak û spî ye. Li vir mar jî di ser avê de nayêt kuştin, ji ber ku ew jî nobedarê wê masumiyeta bêleke ye.

Helbet, Hesenê Metê di serowena gotina dirust de, pirsan jî di serê mirovî de dide çêkirin: Gelo ew gotina ku dibêje “Mar di ser avê de nayê kuştin” li kû ma? Muqtedîran çawa gotina dirust xira kir û mar jî di ser avê de kuşt? Wan çawa gotara mezin tarîx jî, kir bendiyê xwe?

Ew çavên req belbûyî yên di metnê Hesenê Metê de qet li ser mirovî xwe nadin paş. Nerihetiyek dilê mirovî digire. Mirov nikare hêmin be. Agirê nava mirovî gur dibe. Metin bi xwe li himberî mirovî dibe xeyaletek û êrîşî mirovî dike.

Hesp, tekerlek, tren, wapûr, têl-telefona ji behra Manşê dirêjî bejiya Emerekiyê dibe; keştî û wargehên asmanî, e-dinya, xurme xurma tempoya pêşketinê qet ranewesta û bi fîziniya saroxên asîmanî berdewam e. Dibe ku di esrê 20ê de tiştek li ser rûyê erdê û di binê erdê de nema nehatî keşf kirin; dibe ku di gelek nêzîk de hindek planetên dî digel dinê bibin cîranên ku hergav rêyên wan li hev dikevin.

Lê kur û keçên mirovan ew xerabiya ji “qatilê pêşiyê” ji Kabîlî maye, heya niha jî çareser nekiriye. Di çaryeka pêşiyê ya esrê 21ê de jî, berbezînka “serkeftinê” hêj komên cinayet û bêexlaqiyan meşrû dibîne. Helbet li vir kelehên bayên hestên însanî baweşîn dikin û tîrêjên ji bircên wan didin wê bîra tarîya cinayetên kurê mirovan hêj ne qediyan e. Edebiyat hêj keleheka saxlem e bo parastina hemî keder û hêviyên li ser rûyê bêgunehan; xudanê gotina rast û azad e. Hesenê Metê di vê kelehê de bi çavên beloq radiweste; çavên wî mirovî rehet nahêlin…

Reklamlar

Gotinên Gunehkar

İlk Günaha Yolculuk / Abidin Parıltı, Radikal Kitap 14/11/2008

Hesenê Metê sözlü kültür geleneğinden olabildiğince beslenir bu romanında. Romanın konusu ve anlatılanlar dışında, bunları anlatmak için seçtiği dil de yapıya doğru bir şekilde hizmet eder. Nitekim benzetmelerde bile mistik olanı ve doğaya dönüşü ön plana koyar.

“Gotinên Gunehkar”, insan hakikati üzerine kurulmuş bir roman. Değişimin ve sorgulamanın insanın kendini bulması üzerindeki etkisine, mitolojik referanslarla odaklanır

Hesenê Metê, 1980’lerin karmaşası içinde ülkesini terk etmek zorunda kalan ve İsveç’e yerleşen Kürtlerdendir. Gençlik yıllarından itibaren Kürtçe öyküler yazan ve bugüne kadar da üçü roman olmak üzere (Labirenta Cinan, Tofan ve Gotinên Gunehkar) altı kitap yayımlayan, birçok çeviri kitaba imzasını atan Kürtçenin üretken ve özgün yazarlarındandır.

Gotinên Gunehkar ise Metê’nin yeni romanı… Hesenê Metê her romanında farklı arayışların içine giren bir yazardır. Bu romanında ise mistik ve düşsel bir yapının üzerinden ilerleyerek kadim dertleri sorguluyor. İyilikle kötülüğün tanrısal savaşını, ilk günahtan beri insanoğlunun içinde bulunduğu trajediyi, aşkın değiştiren, dönüştüren ve dolayısıyla günahkâr kılan yüzünü, dinlerin insan üzerindeki etkisini sorguluyor ve bizi hem tanrının hem de şeytanın sofrasında konuk ediyor.

İnsan hep kendini arar. Başka yollardan, farklı inançlardan geçerek kendine ulaşmaya çalışır. Ancak neden sorusu sorulduğunda insanlar yalnızlığa giden bir evreyi yaşarlar. Sorguladıkça, yalnızlığın dipsiz kuyusuna gömülür.

Romanımızın kahramanı Behram da işte tam da böyle bir noktada durmaktadır. Önceleri kendi halinde, dinine bağlı, haramı ve günahı kendinden uzak tutan bir ilahiyat fakültesi öğrencisidir. O güne kadar yalnız kalmamış, cemaatlerin içinde kendine yer bulmuş ve sorgulamadan yaşayıp durmaktadır. Ancak Luluhan’la karşılaştıktan ve onu köyde ziyarete gittikten sonra bütün hayatı değişir. Luluhan düşsel bir hayat sürmektedir. Evini köyün dışına kurmuştur. Dünyanın iyiliğinden ve kötülüğünden uzakta iki çocuğu ve karısıyla yaşamaktadır. Behram’ın, Luluhan’ın ikiz çocuklarından biri olan Nagina’yla karşılaşması Behram için hayatının kırılma noktası olur. Aslında o zamanla birlikte Behram ilk günaha ve öncesine doğru düşsel bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk  gücünü efsanelerden, dini referansların tersyüz edilmesinden, yeniden hatırlamaktan ve sorgulamaktan alır. Yapının dramaturgisini bunun üzerinden kurar. Son derece sağlam bir dramaturgiyle düşsel olanın ve kadim geçmişin peşine düşer. Bu yolculuk boyunca kendine varır aslında. Sonuç olarak bir müritten bir günahkâr doğar ve bu düşten uyandığında ise tamamen yalnızlaşır. Ancak diğer yandan onun düşü, Luluhan, Nagina ve ailesinin gerçeği olur.

Roman boyunca birçok efsaneyle ve mitolojik hikâyeyle karşılaşırız. Başlangıçta romanın temel yapısından kopuk gibi görünen bu hikâyeler, Behram düşe yattığında anlamını bulur. Düğümler ustaca birbirine bağlanır. Diğer yandan anlatılan efsaneler, masallar orada yaşayan insanların gerçekliğidir ve bugünlerine ışık tutar. Hesenê Metê masalın temel klişelerini de ustalıkla kurmuştur. Aslında temel yapı da bunun üzerinden kurulmuştur. Kahraman birini sever, sevdiği kişi ortadan kaybolur ve kahraman onu kurtarmak için yolculuğa çıkar. Bu yolculuk boyunca birçok amansız engelle karşılaşır, nihayetinde sevdiğini ararken, içsel bir yolculuktan da geçmiş olur ve bir değişime uğrar. Burada da aynı durum kısmi olarak söz konusudur. Behram, günahkârlığa ilk adımını atıp Nagina’yı çıplak düşündüğünde, bunu bir mürit olarak kendine yediremez ve bulduğu bir taşla kafasını yarar. Baygın düştüğünde Nagina yanındadır. Birlikte yolculuğa çıkarlar. Aslında Nagina onu yolculuğa çıkarır ama ortadan kaybolur. Behram onu aramak için yolculuğa çıkar. Türlü badirelerden sonra Şeytanla karşılaşır. Bu yolculuk boyunca değişime uğrayan Behram, şeytanla karşılaştığında tanrı ile Şeytan arasındaki kadim derde ortak olur. Ancak Nagina hala ortalıkta yoktur. Nitekim masalın klişesi burada kırılır ve düşte Nagina ölür.

Behram, ilahiyat fakültesine gittiğinde E şehrindedir. Kimliksiz, cinsiyetsiz ve hayali bir şehir olarak bakılabilir buraya. Nitekim birkaç isim dışında Metê, gerçek isimlerden, günümüz gerçekliğinden olabildiğince uzak durmaya çalışmıştır. İsimler ve olaylar mitolojik ve dinsel kodlarla yüklüdür. Bu anlamda roman birkaç farklı okumaya açıktır. Gerçek dünyayla bağlantısı kurularak yapılabilecek bir okuma, düşsel ve içsel bir yolculuk sonucu değişen bir hayatın okuması ve mitolojik öğelerin ağırlıkta olduğu dinsel temelli bir okuma…

Sözlü Kültürden Beslenen Yazar

Romanın temel motiflerinden birisi yılandır. Luluhan evini yılanların mekanına kurmuş ve hiçbir şekilde onlara dokunmamaktadır. Nagina’nın dedesi Mekrus, Markus’tan gelmesine rağmen bu isim zaman içinde değişime uğramış ve Mekrus olmuştur. Bilindiği gibi yılan İslam dininde lanetli bir hayvandır. Ancak Mekrus yılanlara dokunulmasına izin vermez ve onları korur. Romanın ilerleyen sayfalarında bu ismin anlamının ecinni feriştahı olduğu söylense de mekruh olana bir gönderme olarak da görülebilir. Diğer yandan yılan motifi Nagina’nın ismi üzerinden şekillense de, zira Nagina Hint mitolojisinde Şahmeran’la aynı kapıya çıkar, bizi ilk günaha ve ilk günahın işlenişindeki yılanın rolüne kadar götürür.

Hesenê Metê sözlü kültür geleneğinden olabildiğince beslenir bu romanında. Romanın konusu ve anlatılanlar dışında, bunları anlatmak için seçtiği dil de yapıya doğru bir şekilde hizmet eder. Nitekim benzetmelerde bile mistik olanı ve doğaya dönüşü ön plana koyar. Bugünün teknolojik dilinden ve yazılı kültürün oluşturduğu kelimelerden uzak durur. Benzetmelerini doğadan ödünç aldığı kelimelerle besler. Bu teknik dengbêjlerin sık sık başvurduğu bir tekniktir.

Gotinên Gunehkar insan hakikati üzerine kurulmuş bir roman. Değişimin ve sorgulamanın insanın kendini bulması üzerindeki etkisine, mitolojik referanslarla odaklanır. Nagina ve Behram üzerinden ilk günaha kadar götürür bizi Metê. Nitekim roman boyunca verilen kodlarla düşünülürse Nagina Havva, Behram ise Adem’dir. Ve ilk günahı işlemeleriyle birlikte gerçek dünyadan dışlanırlar. Düşsel bir dünyada yolculuğa çıkarlar. Zaten yine romandan referans alarak söylersek insan da tanrının bir düşüydü. Böylelikle ilk günah tanrının düşü olmaktan çıkmış insanın düşü olmuştur.

Ancak son derece sağlam kurgulu, düşsel ve mistik olanın iyi kullanıldığı bu roman birkaç yerde sekteye uğramaktadır. Zamansız, mekânsız, tamamen düşsel olan bir hikâyenin içine Mekrus’un ‘gerçek’ hikâyesi (Ermeni meselesiyle koşut bir şekilde) bütün yapının içinde sakil durmaktadır. Bu hikaye, kanımca romanın düşselliğini zedelemekte ve gücünü zayıflatmaktadır. Diğer yandan bazı yerlerde Behram’ın oldukça entelektüel olması ve bugünün dünyasından benzetmelere girmesi de aynı oranda sakil durmaktadır. Örneğin, Avrupa’da nam salmış bir Kürt dansçısı olan Leyla Hanım’dan ve Süslü Rachel’den söz edilmesi ve bazı benzetmelerin bunun üstünden kurulması Behram karakteri üstünden yazarın aklını bize hatırlatır ki bu da bizim yaratılan illüzyondan çıkmamıza neden olur.

  • Gotinên Gunehkar, Hesenê Metê
  • Avesta Yayınları, 2008, 151 sayfa

Kürt Edebiyatına Bir Bakış

Kürt Edebiyat tarihi incelendiğinde çok rahatlıkla görülür ki Kürtçe her zaman bir edebiyat, sanat ve şiir dili olmuştur. Gerek gramer ve dilbilim açısından gerekse de edebî metinler açısından kadîm bir geleneğe dayanan Kürtçe, sokaktaki Kürdün günlük kullanımı bir yana, günümüze kadar devam edegelen medrese geleneği içinde varlığını devam ettirmiştir. Özellikle Nakşibendî ekolünün etkisiyle büyük bir tasavvufî Kürt edebiyatı oluşmuştur. Medrese ve tarikat erbabının yazdığı ürünler yüzyıllarca tedris edilmiş, birçok eser şerh edilmiş, sayısını veremeyeceğimiz kadar şiire yine Kürtçe nazireler yazılmış. Yine Kürt şiirinin edebî değeri ve poetik yanından bahsedecek olursak da Kürt şiiri; üzerinde durulması gereken, diğer dilleri konuşan halklar tarafından da keşfedilmesi gereken bir dünyadır. Üstelik bu hem klasik Kürt şiiri için geçerli olduğu gibi günümüzdeki modern şiir için de geçerlidir.

Kürt edebiyatı komşu edebiyatları ile mukayese edilecek olursa Kürt şair ve ediplerinin diğer edebiyatlardaki muadilleriyle hiç de aşağı bir durumda olmadıklarının en büyük ispatı da yine bu şairlerin yazdıkları metinlerdir. Şairlik istidadı konusunda İranlıların en büyük şairi Hafız’a meydan okuyan Melayê Cizîrî gerçekte de Hafız’dan aşağı bir şair değildir. Bunları keşf etmek için de bu şîirin dünyasına girmek yetiyor.

Kürt edebiyatının köşe taşları olarak Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanî, Melayê Bateyî, Feqîyê Teyran, Mewlana Xalid, Elî Herîrî… klasik şiirin ustaları için sayabileceğimiz isimlerden sadece birkaçı.

Modern şiir, öykü ve roman için de Cegerxwûn, Şêrko Bêkes, Mehmed Uzun, Firat Cewerî, Sabah Kara, Ferhad Şakelî, Helîm Yusiv, Hesenê Metê… akla gelen ilk isimlerdendir diyebiliriz.

Klasik şairlerin ürünleri içinde Melayê Cizîrî’nin Dîwan’ı, Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn‘i, Melayê Bateyî’nin Mewlûd’ü, Feqîyê Teyran’nın Zembîlfiroş, Sîmurg vb. tasavvufî destanları ile Yunus Emre şiirleri tadındaki şiirleri edebiyatseverlerce en çok okunan eserlerdir.

Bizim Nûbihar yayınevi olarak yayınladıklarımız içinde de en çok satan ve rağbet gören eserler:

  • Feqîyê Teyran’ın Dîwan’ı,
  • Seyyid Elîyê Findiqî’nin Dîwan’ı,
  • Melayê Bateyî’nin Mewlûd’ü (ki Mewlûd şimdiye kadar Kürtçe’de en çok satan eser olmuştur ve biz bu eseri Eski Kürt Alfabesi ile basıyoruz)
  • Baba Tahirê Uryan’ın Dubeytî’si.

Yine modern Kürt edebiyatı içinde de Mehmed Uzun, Firat Cewerî ve Hesenê Metê’nin romanları; Cegerxwîn, Sabah Kara ve Berken Bereh’in şiirleri çok okunanlar arasında. Allah’a şükür ki az da olsa Malmisanij ve M. Emin Bozarslan gibi Kürtlerin çok değerli araştırmacı-akademisyenleri var ve bunların da eserleri başucu niteliğinde. Tabii Kürtçe çok geniş bir coğrafyada parça parça icra edilen bir edebiyatın dili olduğundan bu değerlendirmelerim sadece kişisel olarak bir yayınevi çevresinden edindiğim izlenimlerimin sonucu.

 | Ayhan Geverî