Blog Arşivleri

Kürt Edebiyatının Sürgün Yüreği – Mehmed Uzun

Her halkın tarihinde, çok sevilen, halka mal olmuş güzel, soylu çalışkan ve naif insanlar vardır. Halklar bu varlıkları ile övünç duyar ve paha biçilmez değer verirler.

Halkın gönlünü kazanmış olan bu insanlar, öldükten sonra da bir an olsun belleklerden yitmezler. Halkları, her fırsatta onları yâd eder, hatta çoğu zaman başları ile and içerler. ( genellikle Kürtlerde bu sıkça rastlanılır bir durumdur. Bı gora Ehmedê Xanî, bı serê Mela Mıstefa vb. gibi.) Halktaki bu durum, öyle bir tutkudur ki ölümsüzlük ilacı bulunabilse kendilerinden önce kahramanlarına sunmak, onları ölümsüzleştirmek isterler. Çünkü halk kendilerini var eden, onlara kişilik kazandıran; adını duyuran bu türden kişilere karşı minnet ve şükran duyguları besler.

Mehmed Uzun da, Kürt Romanının sürgün yüreği, Kürt edebiyatının işçisi ve Kürtlerin kadife düşlü prensiydi. Kürt romanının övüncü ve yarattığı romanların gizli kahramanıydı.

O bir sürgün gülüydü. Sürgün, onun yaşamında önemli bir yer tutmuştu. Yazıya başladığı anlar, edebi metinlere imza attığı an, o bir sürgündü ve ülkesinden çok uzaklarda yaşıyordu. Bir Kürt olarak doğmuştu, Türkiye’yi ve tüm bileşenlerini seviyordu. Sürgün yıllarında ona kucak açan İsveç’ten ise, “ikinci vatanım” diye söz ediyordu.

Mehmed Uzun, İkinci vatanında ümitsiz bir hastalığa kapıldı. Ana vatanına döndü. Sırtını sırlarını surlarında saklayan Diyarbekire dayadı. Diyarbekir onu özlemişti, o da Diyarbekiri. Ne var ki, kadim kent ancak bir yıl bakabildi ona. Ne yazık ki, acı ve sürgün Mehmed’i dönüşü olmayan bir yola sürüklemişti bile. Diyarbekir mahzun, Diyarbekir yaslı, Diyarbekir üzgündü artık. Dicle denizine kavuşuyorken, Fırat’ın kanamaları sürecekti.

Yerli ve yabancı çok sayıda dostu ve seveni vardı Mehmed’in. Buna karşın onun her zaman, herkese anlatacağı, bir iki öyküsü vardı. Bana da, anlattığı bir kaç öyküsü var elbette. Belki ilerleyen günlerde bu öyküleri yazarız tüm Mehmed dostları olarak, kim bilir belki de bu öyküler ona adanmış bir kitap olup kuşaktan kuşağa uzanır.

Kuşku yok ki, Mehmed’in öykülerinin tümünde, yurtseverlik vardır. O, kahramanlarını, halkı için yaşamını adayanlardan seçerdi. Daha sonraları onları romanlarına taşıyarak, bir şövalye edası ile okurları ile tanıştırırdı.

Ağlardı Mehmed, kahramanlarının ardından. Onları gözü gibi korurdu, yaşatırdı yıllarca.

Yaşama tebessüm ile veda ederken, bu kez ağlama sırası onun yarattığı kahramanlara gelmişti. Hepimizin yüreği burkulmuştu. Onun ardından kahramanları da gözyaşına gömülmüşlerdi.

Mehmed’i ebediyete uğurlarken, edebiyatın bu naif prensini bir daha göremeyeceklerinin bilinci ile hüzne boğuldu tüm sevenleri.

 Kahramanlarının tümü onun ölümünden sonra kimsesiz kaldı. Mehmed kahramanlarını öksüz bırakarak göçüp gitti. Aslında vefasız değildi ama yakasına adı “kalleş” olan ölüm yapışmıştı.

Hayatını edebiyatla buluşturmuş ve hayatına edebiyat karışmıştı Mehmedin… Kürtlerin ağzı ve dili olacaktı. Ahd etmişti. Bu ahdı vefa borcu bilmişti. Dili yasak bir halkın dili ile romanını yazacaktı. Yani halkının, acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini ve aşklarını yazacaktı. Dahası o halkına reva görülmüş tüm acıları anlatacaktı durup dinlenmeden… O kara talihi ak elleri ile beyaz kâğıt üstüne serecekti, bu onun için bir onur borcuydu…

Derken, Dengbéjleri yetişti imdadına. Ve o artık daha güçlü silahlarla kuşanarak sürdürdü edebiyat alanındaki uğraşlarını. Kürt romanına soluk aldırdı, onu çağdaş normlara kavuşturdu. Türkiye Kürtlerine roman tadını yaşattı.

Özce söylemek gerekirse, Sürgün ve Dengbéjler, Mehmedin romanının esin kaynağı oldu. Dengbéjler söyledikçe Mehmed yazdı, o yazdıkça yeni kahramanlar doğdu. Üzerine ölü toprağı serilmiş Kürt yazınına can geldi, kan geldi.

Türkiye’deki Kürt edebiyatının bu yılmaz neferi, Bextiyar Eli ile Brahim Ehmedle, Ereb Şemo ile Selim Berekat ve Hısên Arıf ile el ele tutuşarak, onuru ayaklar altına alınmış bir halkın yeniden dirilmesi için, her koşulda yazmaya devam edecekti. Mehmed, yaşamı boyunca bu davaya inandı. Ömrünü halkının özgürlüğüne adamıştı çünkü Mehmed söz vermişti. Ahdetmişti, halkının çilelerinin, acılarının, duygu ve düşüncelerinin tercümanı olmayı vefa bilmişti. Öyle de yaptı yaşadığı sürece..

Kürtlerin dünyadaki sesi, soluğu ve çığlığıydı o. Hala da, mahzun, yaralı ve büyük acılar çekmektedir Mehmed’in doğup büyüdüğü topraklar.

 Yaşamı, sona erdikten sonra, bu kez Dengbéjleri onun için ağıtlar yaktılar. Biro onun için ağlamakta hala. Lakin bir “ Egid“ öldü deyip hüzne boğulmuştu baştanbaşa, bu kadim ana kara. Yitik aşklar gölgelerini çekiyordu, toz duman olmuş coğrafyada. Neşe; yerini hüzne bırakıyordu o elveda dediğinde yaşama…

Mehmed Uzun, Kürtçe okuma-yazmanın sıkıntı verdiği bir anda Kürt gençlerinin ve aydınlarının imdadına kavuştu. O duru ve yalın bir dil ile yazdı. Mehmed tıpkı halkının günlük yaşamında kullandığı dil ile yazdı eserlerini. Kaybolmuş yüzlerce güzel sözcüğü yeniden hayata kavuşturup edebiyatın ve hayatın hizmetine sundu.

Memduh Selim Bey’i, Mîr Celadet’i, Evdalê Zeynê’yi, buluşturdu yeni kuşaklarla. Kürtlerin hüzün dolu geçmişini, acılı destanını yazdı yılmadan. Tarih bilincini geliştirdi, hafızasını tazeledi Kürtlerin. Bu yüzden eski-yeni her kesin sevgilisiydi Mehmed Uzun. Ondandır ki Diyarbekir mahzun, gözyaşının sellere döndüğü, sellerin surlara dayandığı bir dem yaşamıştı onun cenazesi sırasında kadim kent Diyarbekir…

Her halkın uyanışında, yeniden dirilmesinde romanın büyük katkısı var. Dili yasaklı bir halkın evladı olarak romana başlarken Mehmed, önce dili diriltmekten yola çıktı. Çünkü ancak diri ve duru bir dil ile halkın çilesini yazabilirdi, sesini duyurabilir, onlara ses verebilirdi.

Çünkü yasaklar, dilin tutuklu hali, onun yüreğini kemiriyordu. Bu yazgı, bu makûs talih, onun ve halkının tercihi değildi. Reva görülmüştü.

Zulüm kendinden menkul neyi varsa sürdü üstüne Mehmed’in. O yürek, elli yıl direndi. Yarım asır dayandı. Ama hayat dediğin ne ki, göz açıp kapayıncaya dek değil mi? Az geldi Mehmed’e bu ömür. Daha yapacak çok şeyi vardı kuşkusuz onun. Ama işte göçtü aramızdan..

Her ölüm erkendir. İnsan en zorlu zamanlarda bile haz alır çoğu kez yaşamdan.

Her işe sevmekle başlayanların hayata dair güzel fikirleri vardır. Bu fikirlerin hayat bulması için gece gündüz çalışılır. Başarı elde edildikçe, keyif artar, hüzün geriler, haz kaplar yüreği. Sevgi bir kat daha artar gönülde. Başardıkça onurlanır, onurlandıkça gururlanır insan.

Ne yazık ki, Mehmed Uzun, alacaklı kaldı yaşamdan. “Üstü kalsın” dedi ve gitti. Gururlu ve mağrurdu Mehmed. Başarmanın verdiği gurur ve sevinçle gitti. Gözü arkada değildi. Ektiği tohumlar yeşermeye başladı çünkü. Dicle, denizine kavuştu artık. Mehmed Uzun Dicle’nin yatağında, Kürdistan toprağında ebedi dinlenmeye çekildi. Edebiyat, bir yiğidini daha ebediyete gönderdi.

Mehmed Uzun’un bana anlattığı, Aleksandır Bertınsın ve Orhan ile Mahmud’un öyküsünü, Sidney toplantısı anılarını, Uluslararası Pen’e üye olmak isteyen Kürt zatın ahvalini ve diğer anlatımlarının her biri, başlı başına birer öykü. Hele Kimlikli ve Çok Kültürlü Toplum Ne Demektir Sempozyumu’ndan panel için Almanya’nın Hamburg kentine giderken, üzerinde konuştuğumuz kimi projeler vardı ki, anlatmaya değer. Ama ne yazık ki, ömrü vefa etmedi onları yazıya dökmeye, o projelere can vermeye, hayat vermeye.

Yeri doldurulması olanaklı olmayan bir dil ve edebiyat ustasıydı Mehmed Uzun. Ölüm yıldönümünde onu saygı ile anıyorum. Ruhu şad olsun.

| Latîf Epozdemîr

Reklamlar

Kürt Edebiyatına Bir Bakış

Kürt Edebiyat tarihi incelendiğinde çok rahatlıkla görülür ki Kürtçe her zaman bir edebiyat, sanat ve şiir dili olmuştur. Gerek gramer ve dilbilim açısından gerekse de edebî metinler açısından kadîm bir geleneğe dayanan Kürtçe, sokaktaki Kürdün günlük kullanımı bir yana, günümüze kadar devam edegelen medrese geleneği içinde varlığını devam ettirmiştir. Özellikle Nakşibendî ekolünün etkisiyle büyük bir tasavvufî Kürt edebiyatı oluşmuştur. Medrese ve tarikat erbabının yazdığı ürünler yüzyıllarca tedris edilmiş, birçok eser şerh edilmiş, sayısını veremeyeceğimiz kadar şiire yine Kürtçe nazireler yazılmış. Yine Kürt şiirinin edebî değeri ve poetik yanından bahsedecek olursak da Kürt şiiri; üzerinde durulması gereken, diğer dilleri konuşan halklar tarafından da keşfedilmesi gereken bir dünyadır. Üstelik bu hem klasik Kürt şiiri için geçerli olduğu gibi günümüzdeki modern şiir için de geçerlidir.

Kürt edebiyatı komşu edebiyatları ile mukayese edilecek olursa Kürt şair ve ediplerinin diğer edebiyatlardaki muadilleriyle hiç de aşağı bir durumda olmadıklarının en büyük ispatı da yine bu şairlerin yazdıkları metinlerdir. Şairlik istidadı konusunda İranlıların en büyük şairi Hafız’a meydan okuyan Melayê Cizîrî gerçekte de Hafız’dan aşağı bir şair değildir. Bunları keşf etmek için de bu şîirin dünyasına girmek yetiyor.

Kürt edebiyatının köşe taşları olarak Melayê Cizîrî, Ehmedê Xanî, Melayê Bateyî, Feqîyê Teyran, Mewlana Xalid, Elî Herîrî… klasik şiirin ustaları için sayabileceğimiz isimlerden sadece birkaçı.

Modern şiir, öykü ve roman için de Cegerxwûn, Şêrko Bêkes, Mehmed Uzun, Firat Cewerî, Sabah Kara, Ferhad Şakelî, Helîm Yusiv, Hesenê Metê… akla gelen ilk isimlerdendir diyebiliriz.

Klasik şairlerin ürünleri içinde Melayê Cizîrî’nin Dîwan’ı, Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn‘i, Melayê Bateyî’nin Mewlûd’ü, Feqîyê Teyran’nın Zembîlfiroş, Sîmurg vb. tasavvufî destanları ile Yunus Emre şiirleri tadındaki şiirleri edebiyatseverlerce en çok okunan eserlerdir.

Bizim Nûbihar yayınevi olarak yayınladıklarımız içinde de en çok satan ve rağbet gören eserler:

  • Feqîyê Teyran’ın Dîwan’ı,
  • Seyyid Elîyê Findiqî’nin Dîwan’ı,
  • Melayê Bateyî’nin Mewlûd’ü (ki Mewlûd şimdiye kadar Kürtçe’de en çok satan eser olmuştur ve biz bu eseri Eski Kürt Alfabesi ile basıyoruz)
  • Baba Tahirê Uryan’ın Dubeytî’si.

Yine modern Kürt edebiyatı içinde de Mehmed Uzun, Firat Cewerî ve Hesenê Metê’nin romanları; Cegerxwîn, Sabah Kara ve Berken Bereh’in şiirleri çok okunanlar arasında. Allah’a şükür ki az da olsa Malmisanij ve M. Emin Bozarslan gibi Kürtlerin çok değerli araştırmacı-akademisyenleri var ve bunların da eserleri başucu niteliğinde. Tabii Kürtçe çok geniş bir coğrafyada parça parça icra edilen bir edebiyatın dili olduğundan bu değerlendirmelerim sadece kişisel olarak bir yayınevi çevresinden edindiğim izlenimlerimin sonucu.

 | Ayhan Geverî