Gotinên Gunehkar An Jî Gotinên Azad û Dirust

“Gotinên gunekar” navê “novelek” ya Hesenê Metê ye. Dema min ew xwend û xilas kir, ez fikirîm; min got gelo vê pirtûkê çi karîgerî li ser min kir; di şûna xwe de çi hêla ser ruh û mejiyê min? Du gotinan di hişê min de olan dan, çûn û hatin; min qet nekarî ez xwe ji wan xelas bikim: azad û dirust.

Hesenê Metê li himberî gotinê dirust e û ne bendî ye, wekî “ena el-heqekê” daye pêy serowena fitreta însanî. Di vê rêyê de lewheyên ku te bigihîne rastiyê hestî ne; kêleka rê hemî hestiyê mirovan in, tazînek mirovî digirin.

Ji mar bigire heya hemî benderuhan û heya Xwedê, Hesenê Metê li himberî hemî hebûnê xwedanê gotina dirust û azad e. Ew gotinê ji tiştekê tenê re nake hêcet û alet. Ew li ti gotineka şaîrane jî nagere. Ew tenê sadiqê gotina rast e. Ti nîr li ser aqil û dilê wî, hestên wî nînin. Gotin li cem wî qet xira nebûye. Bi wê gotina dirust ew careka dî li bîra me tîne ku nivîsandina heqîqetê ne karê “tarîxçî” an jî “civaknasan” e. Tenê edebiyat dikare barekê wiha giran bide ser milê xwe; ji ber ku tenê ew xwedanê gotina azad û dirust e; merciyê ew jê destûrê jî bigire tine ye. Bi gotineka dî, edebiyat li dûv wê xezêneya însanî ya ku însanî bi destê xwe wenda kiriye digere; li wê hewa û auraya ku bi derewan û durûtiyê kirêt û genî nebûyî.

Hesenê Metê wî mekan û auraya wê xezîneyê hêj di destpêka “novela” xwe de wekî taswîrekî yê Meryemaya ezîz û Îsayê nûranî wiha raberî me dike: “Ku ruhekê şairane bi min re hebûya min ê ji we re bigota cîh û warekî wekî sîngê diya meriv e… zarokatiya xwe bifikirin, biçin xwe li ser sîngê dêya xwe dirêj bikin serê xwe danin ser wan pêsîrên tije şîrê pak û sipî… û bikevin xew. A cîhekî welê ye. Ku we bivê bidine pêy min.” Belê di vî dergehî de hertişt bi masumiyeteka bêleke hêj pak û spî ye. Li vir mar jî di ser avê de nayêt kuştin, ji ber ku ew jî nobedarê wê masumiyeta bêleke ye.

Helbet, Hesenê Metê di serowena gotina dirust de, pirsan jî di serê mirovî de dide çêkirin: Gelo ew gotina ku dibêje “Mar di ser avê de nayê kuştin” li kû ma? Muqtedîran çawa gotina dirust xira kir û mar jî di ser avê de kuşt? Wan çawa gotara mezin tarîx jî, kir bendiyê xwe?

Ew çavên req belbûyî yên di metnê Hesenê Metê de qet li ser mirovî xwe nadin paş. Nerihetiyek dilê mirovî digire. Mirov nikare hêmin be. Agirê nava mirovî gur dibe. Metin bi xwe li himberî mirovî dibe xeyaletek û êrîşî mirovî dike.

Hesp, tekerlek, tren, wapûr, têl-telefona ji behra Manşê dirêjî bejiya Emerekiyê dibe; keştî û wargehên asmanî, e-dinya, xurme xurma tempoya pêşketinê qet ranewesta û bi fîziniya saroxên asîmanî berdewam e. Dibe ku di esrê 20ê de tiştek li ser rûyê erdê û di binê erdê de nema nehatî keşf kirin; dibe ku di gelek nêzîk de hindek planetên dî digel dinê bibin cîranên ku hergav rêyên wan li hev dikevin.

Lê kur û keçên mirovan ew xerabiya ji “qatilê pêşiyê” ji Kabîlî maye, heya niha jî çareser nekiriye. Di çaryeka pêşiyê ya esrê 21ê de jî, berbezînka “serkeftinê” hêj komên cinayet û bêexlaqiyan meşrû dibîne. Helbet li vir kelehên bayên hestên însanî baweşîn dikin û tîrêjên ji bircên wan didin wê bîra tarîya cinayetên kurê mirovan hêj ne qediyan e. Edebiyat hêj keleheka saxlem e bo parastina hemî keder û hêviyên li ser rûyê bêgunehan; xudanê gotina rast û azad e. Hesenê Metê di vê kelehê de bi çavên beloq radiweste; çavên wî mirovî rehet nahêlin…

Reklamlar

Gotinên Gunehkar

İlk Günaha Yolculuk / Abidin Parıltı, Radikal Kitap 14/11/2008

Hesenê Metê sözlü kültür geleneğinden olabildiğince beslenir bu romanında. Romanın konusu ve anlatılanlar dışında, bunları anlatmak için seçtiği dil de yapıya doğru bir şekilde hizmet eder. Nitekim benzetmelerde bile mistik olanı ve doğaya dönüşü ön plana koyar.

“Gotinên Gunehkar”, insan hakikati üzerine kurulmuş bir roman. Değişimin ve sorgulamanın insanın kendini bulması üzerindeki etkisine, mitolojik referanslarla odaklanır

Hesenê Metê, 1980’lerin karmaşası içinde ülkesini terk etmek zorunda kalan ve İsveç’e yerleşen Kürtlerdendir. Gençlik yıllarından itibaren Kürtçe öyküler yazan ve bugüne kadar da üçü roman olmak üzere (Labirenta Cinan, Tofan ve Gotinên Gunehkar) altı kitap yayımlayan, birçok çeviri kitaba imzasını atan Kürtçenin üretken ve özgün yazarlarındandır.

Gotinên Gunehkar ise Metê’nin yeni romanı… Hesenê Metê her romanında farklı arayışların içine giren bir yazardır. Bu romanında ise mistik ve düşsel bir yapının üzerinden ilerleyerek kadim dertleri sorguluyor. İyilikle kötülüğün tanrısal savaşını, ilk günahtan beri insanoğlunun içinde bulunduğu trajediyi, aşkın değiştiren, dönüştüren ve dolayısıyla günahkâr kılan yüzünü, dinlerin insan üzerindeki etkisini sorguluyor ve bizi hem tanrının hem de şeytanın sofrasında konuk ediyor.

İnsan hep kendini arar. Başka yollardan, farklı inançlardan geçerek kendine ulaşmaya çalışır. Ancak neden sorusu sorulduğunda insanlar yalnızlığa giden bir evreyi yaşarlar. Sorguladıkça, yalnızlığın dipsiz kuyusuna gömülür.

Romanımızın kahramanı Behram da işte tam da böyle bir noktada durmaktadır. Önceleri kendi halinde, dinine bağlı, haramı ve günahı kendinden uzak tutan bir ilahiyat fakültesi öğrencisidir. O güne kadar yalnız kalmamış, cemaatlerin içinde kendine yer bulmuş ve sorgulamadan yaşayıp durmaktadır. Ancak Luluhan’la karşılaştıktan ve onu köyde ziyarete gittikten sonra bütün hayatı değişir. Luluhan düşsel bir hayat sürmektedir. Evini köyün dışına kurmuştur. Dünyanın iyiliğinden ve kötülüğünden uzakta iki çocuğu ve karısıyla yaşamaktadır. Behram’ın, Luluhan’ın ikiz çocuklarından biri olan Nagina’yla karşılaşması Behram için hayatının kırılma noktası olur. Aslında o zamanla birlikte Behram ilk günaha ve öncesine doğru düşsel bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk  gücünü efsanelerden, dini referansların tersyüz edilmesinden, yeniden hatırlamaktan ve sorgulamaktan alır. Yapının dramaturgisini bunun üzerinden kurar. Son derece sağlam bir dramaturgiyle düşsel olanın ve kadim geçmişin peşine düşer. Bu yolculuk boyunca kendine varır aslında. Sonuç olarak bir müritten bir günahkâr doğar ve bu düşten uyandığında ise tamamen yalnızlaşır. Ancak diğer yandan onun düşü, Luluhan, Nagina ve ailesinin gerçeği olur.

Roman boyunca birçok efsaneyle ve mitolojik hikâyeyle karşılaşırız. Başlangıçta romanın temel yapısından kopuk gibi görünen bu hikâyeler, Behram düşe yattığında anlamını bulur. Düğümler ustaca birbirine bağlanır. Diğer yandan anlatılan efsaneler, masallar orada yaşayan insanların gerçekliğidir ve bugünlerine ışık tutar. Hesenê Metê masalın temel klişelerini de ustalıkla kurmuştur. Aslında temel yapı da bunun üzerinden kurulmuştur. Kahraman birini sever, sevdiği kişi ortadan kaybolur ve kahraman onu kurtarmak için yolculuğa çıkar. Bu yolculuk boyunca birçok amansız engelle karşılaşır, nihayetinde sevdiğini ararken, içsel bir yolculuktan da geçmiş olur ve bir değişime uğrar. Burada da aynı durum kısmi olarak söz konusudur. Behram, günahkârlığa ilk adımını atıp Nagina’yı çıplak düşündüğünde, bunu bir mürit olarak kendine yediremez ve bulduğu bir taşla kafasını yarar. Baygın düştüğünde Nagina yanındadır. Birlikte yolculuğa çıkarlar. Aslında Nagina onu yolculuğa çıkarır ama ortadan kaybolur. Behram onu aramak için yolculuğa çıkar. Türlü badirelerden sonra Şeytanla karşılaşır. Bu yolculuk boyunca değişime uğrayan Behram, şeytanla karşılaştığında tanrı ile Şeytan arasındaki kadim derde ortak olur. Ancak Nagina hala ortalıkta yoktur. Nitekim masalın klişesi burada kırılır ve düşte Nagina ölür.

Behram, ilahiyat fakültesine gittiğinde E şehrindedir. Kimliksiz, cinsiyetsiz ve hayali bir şehir olarak bakılabilir buraya. Nitekim birkaç isim dışında Metê, gerçek isimlerden, günümüz gerçekliğinden olabildiğince uzak durmaya çalışmıştır. İsimler ve olaylar mitolojik ve dinsel kodlarla yüklüdür. Bu anlamda roman birkaç farklı okumaya açıktır. Gerçek dünyayla bağlantısı kurularak yapılabilecek bir okuma, düşsel ve içsel bir yolculuk sonucu değişen bir hayatın okuması ve mitolojik öğelerin ağırlıkta olduğu dinsel temelli bir okuma…

Sözlü Kültürden Beslenen Yazar

Romanın temel motiflerinden birisi yılandır. Luluhan evini yılanların mekanına kurmuş ve hiçbir şekilde onlara dokunmamaktadır. Nagina’nın dedesi Mekrus, Markus’tan gelmesine rağmen bu isim zaman içinde değişime uğramış ve Mekrus olmuştur. Bilindiği gibi yılan İslam dininde lanetli bir hayvandır. Ancak Mekrus yılanlara dokunulmasına izin vermez ve onları korur. Romanın ilerleyen sayfalarında bu ismin anlamının ecinni feriştahı olduğu söylense de mekruh olana bir gönderme olarak da görülebilir. Diğer yandan yılan motifi Nagina’nın ismi üzerinden şekillense de, zira Nagina Hint mitolojisinde Şahmeran’la aynı kapıya çıkar, bizi ilk günaha ve ilk günahın işlenişindeki yılanın rolüne kadar götürür.

Hesenê Metê sözlü kültür geleneğinden olabildiğince beslenir bu romanında. Romanın konusu ve anlatılanlar dışında, bunları anlatmak için seçtiği dil de yapıya doğru bir şekilde hizmet eder. Nitekim benzetmelerde bile mistik olanı ve doğaya dönüşü ön plana koyar. Bugünün teknolojik dilinden ve yazılı kültürün oluşturduğu kelimelerden uzak durur. Benzetmelerini doğadan ödünç aldığı kelimelerle besler. Bu teknik dengbêjlerin sık sık başvurduğu bir tekniktir.

Gotinên Gunehkar insan hakikati üzerine kurulmuş bir roman. Değişimin ve sorgulamanın insanın kendini bulması üzerindeki etkisine, mitolojik referanslarla odaklanır. Nagina ve Behram üzerinden ilk günaha kadar götürür bizi Metê. Nitekim roman boyunca verilen kodlarla düşünülürse Nagina Havva, Behram ise Adem’dir. Ve ilk günahı işlemeleriyle birlikte gerçek dünyadan dışlanırlar. Düşsel bir dünyada yolculuğa çıkarlar. Zaten yine romandan referans alarak söylersek insan da tanrının bir düşüydü. Böylelikle ilk günah tanrının düşü olmaktan çıkmış insanın düşü olmuştur.

Ancak son derece sağlam kurgulu, düşsel ve mistik olanın iyi kullanıldığı bu roman birkaç yerde sekteye uğramaktadır. Zamansız, mekânsız, tamamen düşsel olan bir hikâyenin içine Mekrus’un ‘gerçek’ hikâyesi (Ermeni meselesiyle koşut bir şekilde) bütün yapının içinde sakil durmaktadır. Bu hikaye, kanımca romanın düşselliğini zedelemekte ve gücünü zayıflatmaktadır. Diğer yandan bazı yerlerde Behram’ın oldukça entelektüel olması ve bugünün dünyasından benzetmelere girmesi de aynı oranda sakil durmaktadır. Örneğin, Avrupa’da nam salmış bir Kürt dansçısı olan Leyla Hanım’dan ve Süslü Rachel’den söz edilmesi ve bazı benzetmelerin bunun üstünden kurulması Behram karakteri üstünden yazarın aklını bize hatırlatır ki bu da bizim yaratılan illüzyondan çıkmamıza neden olur.

  • Gotinên Gunehkar, Hesenê Metê
  • Avesta Yayınları, 2008, 151 sayfa

Şexmûsê Hesarê CEGERXWÎN

Cigerxwîn, navê wî yê birastî Şexmûsê Hesen e, di sala 1903’yan de li gundê Hesara girêdayî navçeya Kercosê ku we deme giredayî mêrdînê bû ji dayik bû.

Cegerxwîn ji dê û bavekî gundî-cotkar-belengaz hatiye dinyayê, ji yanzdeh xwîşk û birayan tenê sisê mane: Şêxmûs, Xelîl û Asya.

Piştî ku di temenekî biçûk de dê û bavê wî çûne ser dilovaniya xwe xwîşka Cigerxwîn ew bire cem xwe. Dema ku ew yanzdeh salî bû, di destpêka şerê yekemîn yê cîhanê de, tevlû malbata xwîşka xwe binxet bû û bû penaber li welatê xwe. Ew li gundê Amîd girêdayî Qamişloyê bi cih bû. Cigerxwîn di sala 1921’ê de xwendina xweyî medresê bi dawî kir û îcazeya melatiyê wergirt. Piştî vê yekê Cigerxwîn dest bi melatiya gundê Tell Şair kir û ji ber vê yekê jî navê Mele Şexmûs lê hate kirin.

Dema Cigerxwîn li gelek cihên başûr û rojhilatê Kurdistanê xwendina xwe ya medrese didomand, wî êş û azarên gelê Kurd ji nêzîk ve dîtin û navê Cigerxwîn li xwe kir. Jiyana Kurdan ya sext û zor û zehmetiyên jiyana wî bi xwe ew xistine nava nakokiyên hundirîn.

Cigerxwîn ji sala 1924’an û pê de dest bi nivîsandina helbestan kir. Piştî têkçûna serhildana Şex Saîd, hestên neteweyî yên Cigerxwîn gurrbûn û ew bû endamê rêxistina Xoybûn ya ku ji aliyê rewşenbîrên Kurd ku penaberî Sûriyê bûbûn hatibû damezirandin. Wî di 24 saliya xwe de dest bi nivîsandina helbestan di kovara Hawar de kir. Dilnermiya wî û mirovaniya wî û xwendina wî ya medresê bûn sedema wan berhemên wî yên ku bîna berhemên wêjeya klasîka Kurd jê tê:

Piştî demeke kurt Cigerxwîn berê xwe da civata feodal û paşverû. Wî di helbestên xwe de bi tundî xwudkarên feodal û olî rexne kirin. Li gor wî sedema bêbextî û êşa karker û gundiyên Kurd ev hêz bûn û di heman demê de wa rê li azadî û serxwebûna gelê Kurd jî girtibûn. Ronak kirina gelê Kurd di derbarê rewşa civakî û parvekirina hêzan de di civakê de ji bo Cigerxwîn berî hertiştî dihat, ji ber vê yekê jî helbestên Seydayê mezin di destpêkê de li hemberî hêzdarên olî, şêx û mela bûn:

Cigerxwîn bi dil û can hewl dida piştgêriya têkoşîna azadiya gelê Kurd bike. Wek mînak di dema muxtariya sala 1961’ê li başûrê Kurdistanê wî li zanîngeha Bexdayê beşa Kurdiya Jorîn saz kir û ji bilî vê wî bernameya çanda Kurd di radyoya Bexdayê de amade dikir. Ji sala 1959’an heta sala 1963’an Cegerxwîn li Bexdayê dima. Ji bilî helbestên siyasî (neteweyî û sosyalîst) wî helbestên li ser evînê jî dinivîsîn, ku pirê caran êş û jana evînê tanîn ziman, herwiha carcaran behsa xweşî û şahiya evînê jî dikirin.

Gelek stranbêjên Kurd Helbestên wî ji bo stranên xwe bi kar anîn. Heşt dîwanên Cigerxwîn yên helbestan hatine weşandin, herwiha wî pirtûka bi navê “Tarîxa Kurdistanê”, ferhengeke zimanê Kurdî û pirtûkên li ser folklora Kurdî. Bi kar û barê xwe û bi berhemên xwe Cigerxwîn di ronakkirina girseyên li Kurdistanê de rolêkî gelekî mezin leyistiye. Mirov dikare wî mîna nîşaneke neteweyî bibîne.

Cigerxwîn parabêtir jiyana xwe li Qamişlo borand, lê paşê mecbûr ma ku dev ji welatê xwe berde û here Stockholmê. Li Stockholmê di 22yê êlûna/ kewçêrê sala 1984’an de diçê ser dilovaniya xwe. Cigerxwîn li hewşa mala xwe ya li Qamişloyê bi tevlîbûna dehhezaran Kurdên heskiriyê helbestên wî hate bi cih kirin.

Pirtûka bi navê Têkoşîn, jiyan û berhemdariya Cegerxwîn, biboneya sedemîn salvegera jidayîkbûna helbestvanê mezin, ji hêla rojnameger Davut Özalp ve hatiye amadekirin.

Ji bo 100’emîn salvegera jidayîkbûna Cegerxwîn weşanên Avesta helbestên wî ji nû ve weşand.

Berhemên Wî

Helbest

Deh Dîwan Nivîsandine

  1. Prîsk û Pêtî(Agir û Pirûsk), 1945 Şam
  2. Sewra Azadî, 1954 Şam
  3. Kîme Ez? 1973 Beyrûd
  4. Ronak, Weşanên Roja Nû, 1980 Stockholm
  5. Zend-Avista, Weşanên Roja Nû, 1981 Stockholm
  6. Sefeq, Weşanên Roja Nû 1982 Stockholm
  7. Hêvî, Weşanên Roja Nû 1983 Stockholm
  8. Astî, Weşanxana Kurdistan, 1985 Stockholm
  9. Salar û Midya
  10. Şerefnameya Menzûm

Ziman û Ferheng

  • Destûra Zimanê kurdî, 1961 Bexda
  • Ferheng, perçê yekem,1962 Bexda
  • Ferheng, perçê diwem,1962 Bexda
  • Rêzimana Kurdî
  • Ferhenga Kurdî

Çîrok

  • Cim û Gulperî
  • Reşoyê Darê

Li ser dîrok û folklorê nivîsên wî hene

  • Folklora Kurdî
  • Tarîxa Kurdistan

Şexmûsê Hesarê, Mela şexmûs Helbestvan Çîroknûs û ronakbîr e. Helbestwanê Neteweyî ye.

Gazinda xanî di dwra wî de heye! Kowî dewleteke neteweyî dixwazê.

Berdevkê Miletê xwe ye. Helbestvanê neteweyî ye. Li gorî dewra xwe difikire. Fikren wî modern in.

Helbestvanê Neteweyî: Heger kesek li ser navê miletekî helbestan binivîsêne hewceye helbestên wî awayekî neteweyî reng bigire.

 

Di helbestên Cîgerxwîn de 2 temsîl hene.

EW

Şerîf û Dewlemend

Nivîşkê Teze

Ji bexçe(Welat) Diçinin

Xwedî

EM

Xulam û Feqîr

Rûnê Genî

Bexçevan

Dergevan

Kurdê ku bûye hevkarê biyaniyan.

Di helbestên wî de şiyarkirin heye. Şiyarkirin di helbestên wî de tê dubarekirin.

Serê hişkê ji kevir./Tê şikandin bi bivir

 

Di helbestên Cîgerxwîn de Ji bo dîrokê 2(duh û îro) rengên ku derketine holê

DUH

Xweş

Wextê Xurtemêriyê

(Rûstem û Selehaddîn)

ÎRO

Xerap

Wextê Qelsemêriyê

(Hevkarî û tevkarî)

 

Rexneya helbesta neteweyî hewceyî çareserîyê ye.

Çereserî
Newroza Duyem

Sorpel û Gurcik hesina berê

Lehiya Sor

Proleterya(NAsnameyeke neteweyî û çînî ye.)

Moderinbûna wî li ser neteweyîtiyê pêk tê.

Çîrokên wî fablkî ne.(Fabl û alogorîk in.)

Ziman sadeye Qafiye ritmek heye

Di dema wî de li dinya û suriyeyê Sosyalîzîm zindî ye.

 

Li Ser Çend Taybetiyên Edebiyata Kurdî Ya Modern

Me ji bo mijara sohbeta xwe ya vê êvarê gotiye, “Li Ser Çend Taybetiyên Edebiyata Kurdî ya Modern”. Bi rastî ev nav, bi zaniyarî hate hilbijartin, ji bo ku îmkan hebe mirov hem axaftineke serbest bike û hem jî ji peywendekê ewçend dûr nekeve. Belê, sernav şimûleke berfireh işaret dike, lê li ser navê edebiyata kurdî ya modern jî sînorek datîne. Belkî di nav vî sînorê de min dil heye ku sohbeta me bersiva hin pirsan jî bide. Wek; kêm-nivîsîn, li ser metnê û helwesta nivîskar tesîreke çawa çêdike? Nivîskarê kurd çima li ser zemînekî rewşenbîrî bi me re diaxife?..

Belê, madem peywenda me edebiyata kurdî ya modern e em ji vir dest pê bikin… Dema em dibêjin edebiyata kurdî ya modern, bêtir roman, kurteçîrok, helbesta serbest, şanoyên ku van salên dawîn hatine nivîsîn, tên bîra mirov. Lê wekî her tiştî, edebiyata kurdî ya modern jî xwediyê rabirdûyeke kevn e. Ez dikarim bibêjim ku emrê vê kevinbûnê bi awayekî gilover 100 sal heye, lê ku mirov bi nezereke hûr lê binere dê bibe 133 sal. Çima ev tarîx, ku teqabûlî 1881ê dike? (Ez dibînim ku hûn hûrik hûrik dikenin, lê bawer bikin ev cilweyeke qederê ye ku zayîna Ataturk û destpêka edebiyata kurdî ya modern, rastî heman salê tên!) Çima wisan dibêjim, ez ê kêliyeke din îzeh bikim. Jixwe îşev dixwazim bi riya helbesteke Koyî pêşiya axaftina xwe vekim, piştre bêm ser şanoya me ya yekem, Memê Alana ya E. Rehmî Hekarî, dûre bi Cîm û Gulperiya Cegerxwîn dewam bikim, ji manîfestoya Hawarê û hin berhemên wan û dawî jî ji çend romanên van salan mînakan bidim û şerha axaftina xwe bi wan vekim. Û hinek jî nişan bidim ka edebiyata kurdî, çima edebiyateke balkêş e, rengîn e û rengvedaneke rewşa kurdan e.

Koyî / Xakî Cizîr û Botan

Ew helbesta Koyî ya ku dibêjim, “Xakî Cizîr û Botan” e. Koyî di vê helbestê de wek elametekî dewra modern, civata xwe rexne dike, qala bêkêriya gewremalan, berjewendperestiya şêx û melayan, cahiliya xas û aman dike û hemû kurdan dawetî xîret û xebatê dike, dibêje ger ev xîret tunebe dê welatê me jî ji dest here û em ê ji xewa xefletê şiyar nebin û dê nîmetên serxwebûnê (musteqîlî) jî tu car nebin nesîb… Guftûgoya siyasî ya vê helbesta dirêj, ermenîkirina xaka kurdan e. Wisan texmîn dikim Koyî dixwest xetereya Hevpeymana Berlînê (1878) a ku li ser navê Wilayetên Sitte hin destkeftiyan dida ermeniyan destnîşan bike. Koyî ji bo balkişandin û hişyariyê jî hêza teyakkûz û rexneyê bi kar dianî. Digot wellahî ev bela ye, hindek pê nizanin lê dê îqlîma me bike tofan, ev tofana avê nîne ku çû heya serê çiyayê Cûdî, dê di behra vê tofanê de top û tifeng û insan bin guhê hev bikevin.

Lewma ter û hişk, hemû aliyên kurdan ên ku Koyî pê ne razî diketin ber rexneya wî ya tund. Rexne, rexnekirina sazî û hişmendiya berê girîng e, ji ber ku rexne, zaroka modernîteyê ye û bi xwe re nûbûnek tîne. Lê di vê helbestê de ne tenê rexneyeke civakî heye, tê de rexneyeke edebî jî heye: Koyî dibêje em di esreke wisan de ne kes êdî bi pûlek be jî qesîdeyek nakire, ji ber ku rojname û cerîde ketine şûna wê. Ev yek, dîtina têkçûna edebiyata kevin û geşbûna stêrka pexşanê ye. Lê wekî ku hûn jî dizanin ji aliyê hişmendiya polîtîk ve lazim e nûjeniyeke din a Koyî hebe. Ger Şoreşa Frensiz ne tenê îdealên wek azadî, wekhevî û biratiyê derxistibe pêş, her wiha fikra netewetiyê, mafê welatî û mirovan, avakirina netewe-dewletekê jî teşwîq kiribe, lazim e ev reng di Koyî de hebe. Em lê dinerin ew jî heye. Ji ber ku di ciyekî vê helbestê de Koyî bi dengekî hêrsbûyî dibêje ku bulxar û sirb û yonan hem ermen û qeretax, ev her pênc miletê ku bi qasî Baban nînin, îro tev serbixwe ne û sahibê ceyş û rayet û her tiştî ne. Em çima niha ne wisan in? Ka ew demên ku kurd azad û serbixwe bûn? De rabin pê û ji vê tembeliyê xwe xelas bikin… Belê, hişmendiya wî ya polîtîk jî modern e.

Piştre teferûateke ku em dikarin bikin destpêka edebiyata kurdî ya modern, dirêjî me dikir: Tu nabînî digot hê duh bû ku ehlê Sûdan weku şêr rabibû pê ku îro xwediyê hemû îmkanên musteqiliyê ye. (Elbet qesta wî li hember rêvebiriya mêtinkarî ya îngilîz, serîrakirina artêşa mehdî Muhammed Ahmed bû.) Ger dîroka hatina Koyî ji bo Stenbolê ne sabît be, ev e ev dîroka serhildana ehlê Sûdanê sabît e: Ew, teqabûlî 1881ê dike. Ev helbesta Koyî ger ji aliyê disîplîna dîrokê edebiyatê ya kurdî ve baş bê binecîkirin, dê destpêka edebiyata kurdî ya modern 17 sal beriya rojnameya Kurdistanê here.(Ku ev du sal e di dersên xwe de edebiyata me ya modern, ji vê helbestê didim destpêkirin û ji bo gotareke dirêj jî li ser dixebitim.)

Me niha ji bo çi behsa Koyî û vê helbestê kir:

1. Dîroka edebiyata kurdî ya modern beriya derketina rojnameya Kurdistanê ye û ji sed salî zêdetir e.

2. Koyî bi vê helbestê dikare bibe pêşengê helbesta kurdî ya nû, ji ber ku naveroka wê ji helbestên berê gelek cihê ye.

3. Edebiyata kurdî ya modern ne li bajarekî Kurdistanê, li payîtextekî kozmopolît (Stenbolê) derketiye meydanê.

4. Ev helbest wek keşkûlekê ye, tê de her tişt heye. Bi gotineke din, tê de wisan fikr bin guhê hev dikevin, yekparebûna mijara helbestê dikeve xeterê.

Jixwe ez dixwazim hinek li ser vê taybetiyê bisekinim. Belê di vê helbestê de ji qîmeta nûsîna bi zimanê kurdî bigre heya xelasiya ji cehaletê, ji xweşbûna serxwebûna dewrên qedîm bigre heya perîşaniya îroyîn, ji bêferasetiya malmezinan bigre heya fêmkoriya şêx û melayan, ji xîreta ji bo musteqîliyê bigre heya pêdiviya îradeya şexsî, ji bêqîmetbûna edebiyata kevin bigre heya geşbûna stêrka rojnameyan, ji xetereya avabûna Ermenistaneke mezin bigre, heya serobinbûna demografiya welatê kurdan, ji bo azadiyê hêza mişterek a şûr û qelem bigre heya avakirina artêşeke modern, di zept û reptkirina milet de ji rola fen û ilm bigre heya îtîfaqeke ku tê de her kes wekhev e…

Belê tê de gelek tişt hene ku min hê nivî wan neqil kir. Mirov dibêje qey Koyî dê careke din fersendek nebîne binivîse, lewma hemû derdên xwe aniye ziman. Elbet tê de telaşa derengmayînê jî heye: Hin milet li wê trêna musteqîliyê, medeniyetê û teraqiyê siwar bûn, ka em ê çi bikin!.. Dîtina vê derengmayînê, telaşek çêdike û ew telaş derbasî metnê jî dibe: Ka tê de hemû pêdiviyan bibêjim, belkî careke din nivîsandin nebe nesîb!..

Ebdurrehîm Rehmî Hekarî/Memê Alan

Miştbûna metnê ji gelek fikr û ramanan, di şanoya yekem a kurdî Memê Alan (1918) de jî heye. Mijara vê piyesa du perdeyî ev e: Ji bo parastina Qudsê Siltan Selaheddîn senceq vekiriye, dê mîrê Hekarî jî tevlî vê xezayê bibe, lewma cab şandiye ji derdorê re. Memoyê kurê Çavreşê, biryar daye ku here vî şerê pîroz. Perda yekem vê biryarê qiset dike, ya duyem jî vegera Memo ji şer û trajediya ku ji şaşfêmkirinê diqewime. Di perdeya yekem de dema Memo destûr ji diya xwe dixwaze, diya wî, şûna ku bibêje kurê min neçe, ez bi serê te me û tu hê zavayê heftêyekê yî, me tene nehêle, wiha dibêje: “Kurê min, di riya dînê xwe û di riya welatê xwe de eger ez te helal nekim, Xwedê jî min helal naket. Eger tu îro neçî, sibê dijmin dê bêtin. Min tu ji bo rojekê weha xwedan kirî. Ku tu wî ciyî ji bo dîn û welatê xwe bigirî, navê kurdîtiyê, kurmancîtiyê îla bikî, min şîrê xwe helal kir.” (r.26)

Ji aliyê dayikeke adetî ve ev gotinên ha elbet zêde zorakî ne, jixwe di vê metnê de ji xeynî Xezala jina Memo, leheng ewçend realîst nehatine xêzkirin, ew di bin gotin û niyetên nivîskar de pariyek xûz in. Lê fereza em bibêjin Çavreş diyeke niştimanperwer e an diyeke dilkevir e, lewma destûr dide. Lê belê nivîskar ji bîr dike ku di salên parastina Qudsê de (1189) fikra kurdayetiyê, peyva “welat” hê îcad nebûbû. Bi ser de ev metna piçûçik (ku mirov dikare 19-20 deqîqeyan de bixwîne) bi van temayên mezin tije bûye: Olperwerî, kurdperwerî, namûs û mêvanperwerî. Birastî nefesa metnê, di ber van temayan de teng dibe, qefesa singê wê têrê nake ku ji devê lehengan fikrên nivîskar bigihîne me. Lê carekê nivîskar biqerar e, dê van mijaran bi me re parve bike û peyama xwe bigihîne me. Lewma di hem diyalog û hem jî monologên wan de binê van temayên dilpak tê xêzkirin. Jixwe mirov destpêka piyesê binêre, di binê nivîsa Memê Alan de, di nav kevanê de dê ev hevok bê dîtin: “Tiyatroya kurdan fezîletê kurdan noşî didit.”

Cegerxwîn/Cîm û Gulperî

Ger we Cîm û Gulperî ya Seydayê Cegerxwîn xwendibe, we vêga ferq kiriye metneke gelek zar-şêrîn e. Di kêliya xwendinê de li ser navê xwe dibêjim, min gelek kêf jê girt. Lê Seydayê Cegerxwîn jî ew kiriye keşkûlek û her tiştî tê de bi cî kiriye: Bêtifaqiya kurdan, belengazî, koçberî, talankirina eserên dîrokî, adetên paşverû, evîndariya dotmam û pismaman, parodiyên ku digihîjin çîrokên gelêrî (wek Siyabend û Xecê), li hember zordariyê, şer û xîret hwd. Cegerxwîn van yekan bi riya evîna Cîm û Gulperiyê qiset dike, ji zaroktiyê heya azibiyê! Bi ger û geştên van her du cîranên dildar dixwaze ji civata kurdan panaromayek li ber me dayne. Datîne jî. Bi gera wan a Lubnanê destnîşan dike ka kurd çiqas belavî her derê dinyayê bûne; bi gera çiya hem xweşikbûna sirûşta Kurdistanê û hem kavilbûna avahiyên wê yên dîrokî û hem jî şahidbûna bêtalihiya evîndarên vê serdemê ku di rewş û tentêla Siyabend û Xecê de ne; bi çûna sînemayê li hember zilmê desthilanîneke şoreşger; bi gera Amedê, pêşbaziya hespan û mêrxasiya ciwanên kurd hwd. nîşan dide. Dide, lê bi awayekî gelek grotesk û ecêb, ku mirov nafesirîne ev metin çi ye û ji bo çi hatiye nivîsîn! Lê ji metnê diyar dibe ku ji bo gelek mebestan hatiye nivîsîn. Seyda ji bo peyamên civakî wisan dilxwaz e, di dawiya metnê de ji bîr dike ku ji ber sedemên adetî malbata Gulperiyê naxwaze bi Cîm re wek berê bigere, ji ber ku her du jî mezin bûne, serbestiya masûmiyeta zaroktiyê li dû maye û malbata qîzikê ji gotegotên gundiyan ditirse. Lê Seyda çîrokê ji vê çarçovê derdixe, dike nav çarçoveyeke din. Tu lê dinêrî qodên çîrokê tev ber bi wateyên temsîlî ve şemitîne. Ji ber ku Gulperî, di dawiya çîrokê de êdî ne qîza cîran e, welatê dîlketî ye û yên ku dîtina Cîm lê qedexe kirine û jiyanê lê kirine dojeh jî ne malbata wê ye, “dijmin” in. Jixwe di dawiya çîrokê de ji devê Gulperî bixwe ev peyv derdikeve, dibêje “bêkuştin û yekîtî tu min ji nav lepên dijminan dernaxî”.

Çîrok, çima hat vê qonaxa ku bi sembolên kolektif êdî tê xwendin û vegotin? Tu sedem nînin. Cegerxwîn wisan dixwaze, herhal bi wê qaneetê ye ku çîroka wî rengekî kolektîf bigre, dê manîdartir bibe!

Ji Nifşê Hawarê

Yên ku çîrokên nifşê Hawarê xwendibin dê bibîrbînim ku di gelekan de hesreta welat, kesera ku ji têkçûna serhildanên netewî der dibe mijareke berbiçav e. Û her wiha li hember îmaj û nasnameya tirk vebêjeke de-kolonyal û avakirina nasnameyeke kurd jî serî radike. “Dildiziya Gulekê”, “Li Ber Tevna Mehfûrê”, “Gulê”, “Hevîna Perîxanê”, “Li Goristaneke Amedê”… Heta di çîroka herî ji vê peywendê dûr de jî, ev yek heye. Mesela “Eyloyê Pîr”, ku çîrokeke dewrên qedîm e û bi mijara xwe ve ji çîrokên din ên Kamuran Bedirxan vediqete. Heta rê li ber mirov vedike ku mirov xwendineke psîkanalîtîk li ser bike. (Lê ka bila ev niha nekeve navbera gotinên me.) Di ciyekî vê çîrokê de, dema Gurgînê kurê Mîr Tacîn çûye talanekî giran rakiriye aniye û ev qehremaniya wî bûye sedem ku li hember giregirên dîwana mîr bê perrûkirin (taltîfkirin), nivîskar dibêje: “Gurgîn di şerekî mezin de zora tirko biribû, xelkê Kurdistanê pê şa bûbûn”.

An di helbesta me ya yekem a serbest de, yanê di “Bilûra Min” de pêşî nediyar e ku rengekî civakî hebe. Helbest di nav tema û teswîrên pastoral û hestên lîrîk de diherike diçe. Lê du caran helbest rengekî giştî digre: “dema ko dinya hişyar dibe / ji xew radibe ji me re / strana azadî û serbestiya / Kurdistanê binehwirîne…” Ciyê duyem jî ev e: “Û bêdengiya şevê de / pêjna lingên mêrxasan tê.” Sal, 1941 e. Ku di vê salê de hema bibêje li hemû parçeyên Kurdistanê tevgerên netewî zeîf bûne, kurd li ber dijminên xwe mixabin têk çûne. Lê dîsa jî nivîskarê kurd dixwaze bêdengiya şevê bi pêjna lingên mêrxasan bişkê!..

Piştî Hawarê û Îro

Ez wisan bawer im bi vî çavî mirov li metnên kurdên Qafqasyayê û diyasporayê binêre, dê di wan de jî ev mudaxeleya rewşenbîrî bê dîtin. Ji ber ku di nav jiyana kurdan de zemînek heye ku nivîskar xwe mecbûr bibine da ku ji bo gelê xwe kêşeya sereke destnîşan bike, metna xwe ji mebesteke kolektîf mehrûm neke. Îro ev guheriye? Ne zêde! Dema min di xebata xwe ya dawîn de cih da 16 romanên ku pala xwe dane folklorê, min cardin dît ku di gelekan de ji ber endîşeyên giştî, nivîskarê kurd, çalakiya rewşenbîrî daniye pêşiya çalakiya edebî. Yanê hê jî nivîskarî wek beşeke rewşenbîriyê tê dîtin. Ne wisan bûya dê metnên wek Şewêş (Fuad Temo), Le Xewma (Cemîl Saîb), Meseley Wijdan (Ahmed Muxtar Caf) an Awatî Dil (Pîremêrd) bihata temamkirin û li kêleka van dê hin metnên din hebûna!

Lê çi ye ku wek miletê xwe nivîskarê kurd jî di nav atmosfereke neasayî de dijî û dinivîse, rastî mêtinkariyeke despotîk hatiye, ji ber tirsê metnên xwe veşartiye, ji ber wan ketiye hepsê, îşkenceyan tam kiriye hwd. problema wî ya yekem ne edebî ye, polîtîk e. Jixwe modernbûna kurdî jî di destpêkê de modernîzasyoneke siyasî ye ku hemû enerjiya xwe bi şiyarkirin û serwextkirina kurdan xerc kiriye. Lewma nimûneyên edebî, bala xwe bidinê di destpêkê de kêm in (di Êwra Stenbolê de çîrokek e, şanoyek e, ji tirkî çend helbest in ku hatine wergerandin û bi piranî jî helbesteke şiklen klasîk, bi naverokî jî qismên modern heye) û wekî ku min aniha anî ziman hinek jê jî netemamkirî ne. Jixwe ne xerîb e ku di gelên bindest de erka edebiyatê, heya radeyekê di bin xizmeta mebestên kolektîf de be. Piştî vê saetê tiştê xerîb ew e ku hêza edebiyatê evçend bê zeîfkirin û wek enstrûmaneke xeyrî-xweser bê dîtin. Çimkî dibe ku ev yek bi xwe re qelsbûn û belawelayek bîne. Nexwe polîtîkbûna edebiyata kurdî, waqieyek e. Kurd çi ye ku miletekî bindest e, nûsîna bi kurdî, bi serê xwe helwesteke de-kolonyal e. Ger neyê jibîrkirin ku sîstemên kolonyal çand û zimanên herêmî bêqîmet dikin û ew li ber çavên xwediyê wan reş dikin, wê deme kurdînûsîn, li hember vê bêqîmetkirinê, li hember asîmîlasyona çavsor bersiveke polîtîk e.

Di pratîkê de ha ji we re îsbata wê: Hawar! Ev polîtîkbûna bivênevê, di manîfestoya Hawarê de eşkere ye! Di jimara pêşîn de nivîsek heye bi navê “Armanc, Awayê Xebat û Nivîsandina Hawarê”. Di ciyekî de dibêje, “Hawarê siyaset ji civatên welatî re hiştiye. Bi siyasetê bila ew mijûl bibin. Em jî di warê zanîn, hiner û sinhetê de dê bixebitin.” Lê piştre 7 xalên ku tên jimartin (belavkirina alfabeya kurdî, berhevkirina zarên kurdî, berhevkirina çîrok û çîrçîrokên kurdî, stranên kurdî, senifandina dîwanên kurdî û jînenîgariya şair û mirovên bijarte, tesbîtkirina reqs û qeydeyên kurdî, senifandina hatinên Kurdistanê û dîrok û erdnîgarî) hemû jî ji hev polîtîktir in.

Digel vê yekê, miştbûna metneke kurdî ji peyamên kolektîf, hê jî berdar e. Ji ber ku di vê qonaxa dawîn de mirov dikare çend işaretên vê tetbîqê li ser hin metnan bibîne. Ez dibêjim rexneyeke Folklor û Romanê li ser vê bû: Çima hin metin, wek eraseya fikrên nivîskar hatine bikaranîn? Çawa netîrbûna teferûatan, ew ber bi epîromanê ve ajotine? Di bin endîşeyên îroyîn de çima evçend xisarên edebî diqewimin?..

Nav ne lazim e, di çend romanan de derbas dibe ku gundiyên jirêzê tu lê dinêrî ji Melayê Cizîrî û Ehmedê Xanî beytan jiberkirî dixwînin, ji pirsgirêkên netewî hayedar in, bi girîngiya yekîtiyê hesiyane… Mesela di romana Cembelî Kurê Mîrê Hekaryan de nivîskar qîma xwe bi vegotina evînekê nayne. Tê de sahneyên ku ji îhtiyacên îroyîn der bûne, cih girtine û ev sahne jî ne yek û ne jî dudu ne: Di îxanetê de rola bindestiyê, di çewtiyên şexsî de rola jeng û qirêja Osmaniyan; ji ber neyekîtiyê ka çawa welatê kurdan bûye meydana cenga tirk û eceman; ji ber nezanî û sîqaldayîna Ebasî, Emewî Sefewî û Osmaniyan ka me êzîdî, ev kurdên resen ên sadiqî ziman û çanda xwe çawa qetil kirine; pertbûna xezel û beytên Ehmedê Xanî û Melayê Cizîrî li ser zimanê hemû lehengan… Romaneke xweş û sirûştî ye, lê dema ev temayên ha lê zêde dibin, ji wê sirûştiyê pariyek dûr dikeve û peyamên nivîskar sere xwe radikin.

Di van hemû metnên navborî de, peyam ketiye pêşiya otonomiya metnê. Vê têgehê, yanê otonomiya/xweseriya estetîk, wisan ne di wateya disîplînên Formalîstên Rûsî, Rexneya Nû ya Anglo-Amerîkan an Binyatgeriyê de bi kar tînin, nexêr! Ew li ser navê metnê, wan peywendên ku metnê ava dikin red dikin. Bi min her metin xwediyê peywendeke dîrokî, siyasî ango cinsiyeta civakî ye. Bêyî van metin dikare wek sîstemeke navxweyî bê îzehkirin, lê kêm dimîne. Li vir xweserî ji bo min, destpêka sînorê diyardeyekê ye. Hûn bi çi mijûl bibin, nasîna wî warî ji bo we hem îmkan û hem jî sînor e. Yanê hûn dikarin ji “kaxez” gelek tiştî çêbikin, lê hûn nikarin pantorekî teng an balgîvek çêbikin. Ev yek îmkan û sînorên xweseriya kaxezê tayîn dikin. Di vê meseleyê de mirov dibêje qey nivîskarê kurd, îmkan û sînorên cureya li ber destê xwe bizanibe, dê li ser navê edebiyatê çêtir heqê wê xweseriyê biparêze.

Encam

Di vê tabloyê de para kêmnivîsandinê heye? An dibe ku kêmnivîsandin xîmekî vê keşkûleyê (kırk ambar) be? Bi min, erê! Ji ber ku Koyî xwediyê yek dîwanê ye, yanê yekî kêm-nûs e, dîwana wî piştî wefata wî gelek sal şûnde (1925) çap bûye. Em lê dinêrin Ebdurrehîm Rehmî Hekarî yê ku di kovara Jînê de helbestên kurdî û gotarên kurdî jî nivîsiye (çîrokeke wî ya bi tirkî jî heye: “Bir Kurd Mahbubesinin Sabah Meşguliyeti”) careke din vegeriyaye şanoyê? Na! Jê tenê ev nimûne heye. Tîrên xwe ji bo carekê li armanca xwe vala kiriye. Em Reşoyê Darê (1956) lê nekin, mînakên pexşaneke edebî zêde nînin bal Cegerxwîn. Heta Cîm û Gulperî (1948) ji sê payan payek bi beşên helbestê (Cegerxwîn “xweşxan” dibêje) tije ne. Yanê Cegerxwîn jî vê cureyê nedomandiye. Û ev e niha ferq dikim ku -Îhsan Colemêrgî jî tê de- romannûsên ku ketine xebata Folklor û Romanê jî kêm-zêde di eynî rewşê de ne. Yek-du kes ne tê de praksîsa van nivîskaran ji nimûneyekê wêdetir nîne!

Elbet ev bêîstîqrariya şexsî, ji ya siyasî xafil nîne. Ji ber ku nivîskarê kurd di heman demê de ew kes e ku hatiye girtin, kuştin, berhemên wî hatine windakirin, şewitandin, qedexekirin… Di nav evçend giyankujî û zimankujiyê de berdewamiya jiyanê bi xwe zor û zehmet e. Lê belê her tişt diguhere. Duh nivîsandina bi kurdî têra gelek tiştî dikir, ev çalakî bi serê xwe helwesteke qedirbilind bû. Lê texmîn nakim ku sibê, têrê bike ku mirov xwe bi wî mertalî biparêze. Her kemiyet, li pey wesfekî ye. Hebûna wî wesfî zor dide nivîskarê kurd ku tiştên baş û kûr jî binivîse. Erê, ew peyrewên Mele Perîşan, Elî Herîrî, Ehmedê Xanî, Koyî, Celadet Elî Bedirxan, Mehmed Uzun, Hesenê Metê, Bextiyar Elî ne û bi vê tercîhê jixwe kohî û kenarîbûnê pejirandine, rûmeteke a prîorî heq dikin… Lê, têrê nake! Wesfekî ku zewqa me ya edebî, meraqa me ya insanî tetmîn dike jî lazim e. Ez dibêjim dema nivîskarê kurd, bawerî pê anî ku ji vî karî re sebr û karkeriyek divê, û di ber de nimûneyên çalakiya xwe zêde kir û di her berhemê de bi awayekî bêhnfereh û neqişkar ji me re çîroka xwe vegot, wê demê wesf jî dê keremî hundir bibe û tu sedem namîne ku li gor dile me xwendevanên vê edebiyatê tunebin.

Ji bo sebra we spas dikim…

Remezan Alan / 01.02.2014

* Remezan Alan di êvara 1’ê mehê de li Weqfa Îsmaîl Beşîkçî di gotûbêja “Li ser çend taybetiyên edebiyata kurdî ya modern” de ku Weşanên Peywend amade kiribû axivî. Ev metin axaftina Alan a wê êvarê ye.

Celadet Alî Bedirxan – Wikipedia

Celadet Alî Bedirxan (z. 26’ê avrêlê 1893, Stenbol – m. 15’ê tîrmehê 1951, Hêcanê/Şam) siyasetmedar, rojnamevan û zimanzanê kurd bû. Celadet kurê Emîn Alî Bedirxan û Senîha Xanimê ye.

Jiyangerî

Celadet yek ji lawên malbata mezin a kurdan Malbata Bedirxaniyan bû. Ew wekî pêşengê nivîsîna kurdî bi tîpên latînî tê nasîn. Di warê lêkolînên li ser zimanê kurdî de gelek xebitiye û li surgûn û nefiyê kovarên Hawar û Ronahî weşandiye. Xebatên Celadet bûn bingeha edebiyata Kurmancî ya hemdem. Di jiyana xwe ya siyasî da, Celadet beşdarî gelek çalakiyên neteweperwerane bû, ew endamê Xoybûnê û yek ji damezrînerên wê bû. Piştî şerê Bedirxaniyan dijberî Sultan Ebdilhemîdî, tevî malbata xwe ber bi Yemenê ve hate surgûn kirin. Piştî ku tevgera rizgarîxwaza Tirk bi serokayetiya Mistefa Kemal Ataturk bi serkeft, mafên Kurdan hatin berbendkirin, di vê demê da fermana bidarvekirina Emîn Alî Bedirxan û her sê lawên wî derket. Emîn û lawên xwe Sureya çûn Misrê, Kamûran û Celadet jî çûn Almanyayê. Wan li wir dest bi xwendina bilind kir. Celadetî xwendina bilind qedand û bawernameya doktoraya Hiqûqê wergirt. Li sala 1930ê, ew hat bajarê Şamê û dest bi xebata niştimanî kir. Di nav xebata Xoybûnê da endamekî pêşeng bû, ew yek ji beşdar û alîkarên Serhildana Agirî bû.

Ji bilî zimanê kurdî Mîr Celadet bi van zimanan jî dizanibû: Ingilîzî, Fransî, Almanî, Tirkî, Farisî, Erebî, Yunanî. Kovarên Ronahî û Hawar bi sernivîskariya wî derdiketin.

Nifşa sêyem a Malbata Bedirxaniyan di serê sedsala 20ê da bi Celadet, Kamûran û Rewşen Bedirxan ve destpêdike û xeleka vê malbata serhildêr ya dawiyê ye. Bêguman di xeleka dawin a Bedirxaniyan da Celadet Bedirxan cîhê heri giring digre. Celadet Alî Bedirxan an jî bi navekê din Mîr Celadet li 26ê Nîsana sala 1893ê li Stenbolê hate dinyayê. Bavê wî siyasetmedar û rewşenbîrê navdar Emîn Alî Bedirxan e ku ew jî yek ji kurên Mîr Bedirxan e.

Dema Celadet ji dayik bû, malbata wî li Stenbolê li sirgûnê bû. Dayika wî Senîha Xanim Çerkez e. Bavê wî Emîn Elî Mufetişê Dadgeha Stenbolê bû. Her wiha, wî wan salan di nav tevgera Kurdan da jî cihekê giring digirt.

Ji ber ku Osmaniyan qedexe kiribûn ku malbata Bedirxanî biçin Kurdistanê, Emîn Elî ji bo gihandina zarokên xwe bi çand û zimanê Kurdî ji Kurdistanê çîrokbêj dengbêj û mamostayên ziman û qerwaşan dianîn. Yek ji wan nivîskaran jî Helbestvanê navdarê Kurd Hecî Qadirê Koyî bû ku ew mamosteyê serekiyê zarokên Emîn Elî Bedirxan bû.

Celadet tevî xuşk û birayên xwe yên din li ber destê wan mezin bû. Her wiha Bedirxanî ji Stenbolê bi malbatên li sirgûnê yên wekî Şemzînî, Babanî û Cemilpaşayan re jî hevalbendî dikir.

Osmaniyan li malbata Bedirxan gumanan dikirin. Lewma karê fermî didan ber wan û her tim cihê wan diguherandin. Celadet di zaroktiya xwe de tevî bavê xwe di van sirgûnan da derbas kir û li bajarên wekî Stenbol, Isparta, Edirne, Konya, Aqqa, Nahlûs û Selanikê geriya.

Di 18 saliya xwe da Celadet li Stenbolê dest bi dibistana Medresaya Harbiyê dike. Di salên Şerê cihanî yê yekê da ew wekî mamosteyê gihanidina zabitan xebitî û di ser da li eniya Qefqasê li dijî Rûsan şer kir.

Piştî ku di encama şer da Imparatoriya Osmanî têkçû, û di nav welatparêzên Kurd da pêvajoya rêxistinê destpêkir, Celadet li Stenbolê ket nav karên siyasî û bû yek ji hîmdarên Komela Vêkxistina Civaka Kurd. Ew li pey derfeta damezrandina dewleteka Kurdî bûn.

Piştî şer dewletên serkeftî yên wekî Brîtanyayê li Kurdistanê ketin hin hewldanan. Celadet li sala 1919ê tevî birayê xwe Kamûran û Ekrem Cemîl Paşa û Faîq Tewfq çû Kurdistanê. Li cem wan Zabitên Siyasî yên Brîtanî Major Noel jî hebû. Armanca wan amadekariyên Peymana Sewrê bû.

Kemalîstan ku ji gera Celadet û hevalên wî haydar bûn suwar şandin ser wan û ew mecbûr kirin bizivirin. Celadet di vê gera xwe da heta Meletiyê li Kurdistanê geriya û li ser rewşa welat serwext bû.

Di encamê da, li Sewrê, di bin çavdêriya berdevkê Kurdan Şerîf Paşa, hin mafên netewî hatin nîşankirin. Celadet di vê gera xwe ya Kurdistanê da di nav eşîran da gelek metelok, peyv û çîrok jî kom kirin. Li sala l922ê, dema Kemalîst hatin ser hukmî û Stenbol bidestxist, ji bo serokên Kurdan ku di nav wan da Bedirxanî jî hebûn, fermana mirinê derçû. Li ser vê yekê, Celadet tevî birayên xwe Kamûran, Safter Tewfîq û birazayê xwe Heqî ve li sala 1923ê berê xwe da Almanyayê û li wir dest bi xwendina li zaningehê kir. Li sala 1925an, dema li bakûrê Kurdistanê serhildana Şêx Seîdê Pîranî destpêkir, Celadet ji bo tevlîbûna serhildanê bi dizî hate Kurdistanê. Lê heta ku ew giha welat serhildan hatibû şikestin. Ew careka din bi alîkariya eşîrên koçer ji Kurdistanê derket û zivirî Almanyayê.

Di vê navberê da, birayê wî yê biçûk Safter li Almanyayê ji ber nexweşiyê mir. Birayê wî yê din Tewfiq jî zivirî Tirkiyê û li wir bi zora Kemalistan paşnavê xwe kir Çinar û ket xizmeta Tirkan. Vasif Çinar birazayê Mîr Bedirxanî jî di vê demê da ji aliyê Mistefa Kemalî ve wekî wezirê perwerdeyê hatibû wezîfedarkirin. Vasif Çinar ji malbata Bedirxanî hatiye derxistin.

Kamûran piştî hatina Celadetî li Almanyayê ma û doktoraya xwe ya hiqûqê bi dawî kir.

Mîr Celadet piştî dawîkirina zanîngeha hiqûqê bêyî ku doktoraya xwe temam bike hate Qahîre ya Misrê. Bavê wî Emin Elî li ser doşega mirinê bû. Piştî mirina bavê xwe çû Beyrûtê û li wir bicîh bû. Di van rojan da, li Sûriyê û Beyrûtê gelek rewşenbîrên Kurd civiyabûn. Kemalîstan pistî serhildana Şêx Seîd careka din berê xwe dabû rewşenbîrên Kurdan. Yên ku ji ber kêra wan filitîbûn, berê xwe dabûn binxetê.

Celadet piştî ku hate Beyrûtê ket nava tevgera welatparêzên Kurd. Di vê navberê da, hewldanên damezrandina rêxistineka neteweyî jî destpêkiribû.

Piştî tevlîbûna Celadet, li 5ê Îlona sala 1927an li Lubnanê li bajarê Bêhemdûnê kongreya damezrandina Xoybûnê pêkanî. Di nav damezrênerên Xoybûnê da ji bilî Celadetî rewşenbîrên wekî Dr. Nurî Dêrsimî, Qedrî Can, Dr. Nuredîn Zaza, Memdûh Selîm Wanlî, Hemze Bêgê Muksî, Ekrem û Qedrî Cemîl Paşa û serekên herêmî yên wekî Haco Axa, Emînê Perîxanê, Mistefa Şahin Begê Berazî, Bedredinê Hebizbinî û gelekên din jî hebûn.

Yek ji biryarên Xoybûnê ew bû ku ew ji bo piştgiriya serhildana Araratê li herêma sinorê binxetê têkevin nav hewldanên leşkerî.

Bi vê armancê Celadet tevî Haco Axa û Resûl Axayê Miheme li herêma Torê tevî suwarên Kurd êriş birin ser qereqolên Tirkan.

Lê ji ber ku ew negihiştin armancên xwe, Celadet berê xwe da Çiyayê Araratê û tevî serhildêrên Serhedê bû. Li dûmahiyê, ev serhildan jî têkçû û wî tevî Ihsan Nûrî Paşayî xwe avêt Îranê.

Li Tehranê Şahê Îranê Mehmed Reza Pehlewî xwest wî bi hin bertîlan ji tevgera Kurdan dûr bike û li devereka cîhanê jê ra konsolosiya Îranê pêşniyaz kir. Ji ber ku Celadet ew daxwaza Şah qebûl nekir, ew her wê demê ji Iranê hate derxistin. Piştî Îranê, Celadet demekê li Başûrê Kurdistanê û li Bexdayê ma. Lê Inglîzan nexwest ew li Îraqê bimîne û rê li wî tengkir. Ew careka din jî bi neçarî zivirî Sûriyê û li Kurdistana rojava xebata xwe meşand.

Li wir tevî endamên malbata Cemil paşayan, Hemzeyê Muksî û Haco Axa bi navê Civata Alikariya Kurdên Belengaz komeleyek damezrand. Armanca wan ew bû alikariya Kurdên ku ji bakûr revîbûn bikin. Sûriyê wê demê di bin dagirkeriya Fransayê da bû û têkiliyên Fransî û Kemalîstan baş bûn. Ji ber zixtên Tirkan, Fransiyan jî nedixwest ew li Kurdistanê bimîne. Li Tebaxa sala 1930ê tevî rewşenbîr û serhildêrên Kurd ên din bi zorê li Şamê hate bicîhkirin.

Xebatên siyasî ên bêencam û dorpêçana dewletên serdest berê Celadetî dabû rêyeka din. Rewşa herêmê jî êdî dest nedida ku Kurd ji bo hevkariyê dewleteka alîgir bibînin an jî serhildaneka neteweyî birêbixin. Hin sedemên din jî ku Celadet her bi rewşeka nû ve dehf dabûn, rewşa navxweyî ya Kurdan bû. Di nav Kurdan da xwendin û nivisandin û karê rewşenbirî gelek kêm bû. Li dûmahiyê, ew gehişt bû wê baweriyê ku ji bo şiyarkirina Kurdan divê karê rewşenbîrî bike û biryara xwe da.

Li rojên sirgûniya Şamê Celadet dest bi karê zimanzanî û afirandina elfûbêyeka Kurdî kir. Celadet ji bilî Kurdî bi zimanên Tirkî, Erebî, Farisî, Frensî, Rûsî, Yûnanî, Almanî û Ingîlîzî zanibû. Li gor fikra Celadet, ew li encama muqayeseya gelek ziman û elfûbêyan gihişt hindê ku elfabeya Latînî dikaribû berî li nivîsîna Kurdî vebike. Ji xwe ew ji sala 1919ê ve xwedî vê baweriyê bû û li Almanyayê li ser etîmolojiyê jî xebitîbû.

Helbet, ji bo pêkanîna raman û îdealên xwe kovarek ji wî ra lazim bû. Li sala 1931ê ji dewleta Fransî destûr girt ku li Sûriyê kovarekê derbixe.

Piştî amadekariyan, li 15ê Gulana 1932ê hejmara yekê ya Hawarê gihand xwendevanan. Armanca Mîr Celadet ewe bu ku alfebeya Kurdî latînî bi vê kovarê li seranserê Kurdistanê belav bike. Mîr Celadet li kovara Hawarê de jî diyar kiriye ku ji bo yekxistina alfabeya kurdî çendîn name ji bo Tewfîq Wehbî nivîsandine, lê mixabin tu bersîv wernegirtiye. Ji ber wê yekê jî li kovara Hawarê de dest bi nivîsandina zaravayê Soranî (latînî) kiriye.

Her li wê salê kitêba xwe ya gramerê a bi navê Rêzimana Elfabê ya Kurdî çap kir.

Celadet Bedirxan li Şamê di rewşeka nebaş da dijiya. Kemalistan li Tirkiyê dest dabû ser hemî mal û mulkê malbata wan. Celadet ji ber sedemên aborî mecbûr ma ku mamostetiya zimanê Fransî û parêzeriyê bike.

Ew li kolana Salihiye di odeyekê da dima. Ev ode navenda Hawarê, mêvanxane û cihê razanê jî bû. Çavên wî li bendê bûn ku careka din derfetekê bibîne ku bikare biçe Kurdistanê. Lê piştî ku serhildana Malbata Eliyê Yûnis jî hate tefandin, wî fahmkir ku di paşeroja nêz da ew derfet çênabe.

Ji bo vê yekê wî biryara zewacê girt û li sala 1935an li Şamê bi dotmama xwe Rewşen Xanimê ra zewicî. Rewşen xanimê wê demê mamosteyî dikir.

Di zewaca wan da bi navên Cemşîd û Sînemxan du zarokên wan çêbûn. Her wiha, kurekê wan bi navê Safter jî hîn di yeksaliya xwe da miribû. Keça Rewşenxanê ya ji şûyê (mêrê) wê yê yekê bi navê Useyma bû li ba wan dima. Ji zarokên Celadet, Cemşîd li Almanyayê doktorî xwend û li sala 1999ê çû ser dilovaniya xwe. Ji Cemşîd kurek û keçek bi navên Kurd û Evîn hene. Kurd li Almanyayê doktorî qedandiye û niha jî li wir karê xwe didomîne. Evîn jî çalakvaneka civakiye û ew jî niha li Almanyayê dijî.

Her wiha, keça wan Sînemxan niha tevî malbata xwe li Hewlêra paytexta Herêma Kurdistanê dijî. Sînemxan li gel nivîskar û endezyarê neftê Salah Sadallah(Nivîskarekî Kurde û nêzîkî 25 berhemên wî hene) jiyana hevjîniyê pêkaniye û wê jî du zarokên bi Navê Dilnaz û Azad heye. Dilnaz li Zanîngeha Sorbuna Fransa beşa wergeriyê qedandiye û niha jî li gel zarokên xwe (Ciwan, Mîro, Alan) li Parîsê dijî. Azad Endezyarê Elektrikêye û wî jî kurek bi navê Alan heye. Ew jî niha li Qatarê dijî. Sînemxan Bedirxan hewl dide hemû berhemên Bedirxaniyan kom bike û ji nû ve çap bike. Heta niha nêzîkî bîst û pênc berhemên Bedirxaniyan û berhemên hevjîna xwe Salah Sadallah çap kiriye. Niha bernameya wê ya herî girîng amadekirina Ansiklopediya Bedirxan e ku îsal 15.05.2011 li roja derxistina kovara Hawarê amadekariyên Ansîklopediya Bedirxan hate ragihandin. Armanca vê Ansîklopediyayê ewe ku hemû berhemên Bedirxaniyan li nav vê ansîklopediyayê kom bike û pêşkêşî xwendevanên Kurdî bike. Useyma jî niha tevî malbata xwe(sê keç Şîrîn, Nesrîn, Ruşen) li Beyruta Lubnanê dijîn.

Bi destpêka Şerê Cîhanî zextên siyasiyên li ser rewşenbîrên Kurd li Sûriyê careka din destpêkir. Dewleta Fransî di nav salên 1943ê û 46ê da bi zorê rûniştina li Şamê li ser Celadet ferzkir. Qedexe bû ku ew ji Şamê derbikeve. Ev bi zorê rûniştina li Şamê ji aliyê rejîma Sûriyê ve jî heta 1948ê hate domandin. Piştî destpêka Şerê Cîhanî yê Duyêm Celadet dest bi karên rojnamevaniyê kir û li sala 1942an li Şamê Kovara Ronahî weşand.

Pênç hejmarên Ronahiyê yên pêşîn li ser nûçeyên Şerê cîhanî bûn. Di demên paşîn da jî êdi Ronahî kovareka xwerû Kurdî bû û bi nivîsên li ser ziman, wêje û çanda Kurdî hatibû xemilandin. Piştî ku li sala 1943an Hawar hate rawestandin jî, Mîr Celadet giranî da ser Ronahiyê.

Hingê birayê wî, Kamûran, jî li Lubnanê kovareka Kurdî-Fransî bi navê Roja Nû derdixist. Serpêhatiya_kovara Ronahî jî heta sala 1945 ê ajot.

Mîr Celadet di jiyana xwe ya rewşenbîrî da ji bilî xebatên kovar derxistinê gelek kitêb jî nivîsîn. Her wiha, ji bilî kovarên ku wî derdixistin, di gelek kovarên Kurdî û yên zimanên din da jî nivîsiye. Ji ber tengasiyên aborî, Mîr Celadet li sala 1950ê li gundê Hecanê, ku nêzî Şamê bû, dest bi karê çandinê kir. Ji bo debara malbata xwe, ew mecbûr mabû karekî wiha bike.

Her çende gelek hevalên wî yên dewlemend hebûn û wan dixwest alîkariya wî bikin jî, wî alîkarî qebûl nedikir. Li Gundê Hecanê ji bo avdana pembûyê zeviyên ku diajot bîreka mezin kola. Di nameyên ku ji malbata xwe ra dinivisîne navê wê bîrê danîbû Bîra Qederê.

Mîr Celadet li 15’ê Tîrmeha sala 1951ê li gundê Hêcanê nêzîkî Şamê çû ser dilovaniya Xwedê û termê wî li kêleka bapîrê wî, Mîr Bedirxanî, li Goristana Mewlana Xalidê Nexşebendî li taxa Kurdan li Şamê hate veşartin.

Di van salên dawî de hinek nûçe derdikevin ku qaşo Celadet Bedirxan ji aliyê dezgehê hewalgiriya(îstîxbarata) dewleta Suriye ve hatiye kuştin. Lê belê heta niha tu belgeyek di vî derbarî de tûneye û zarokên Mîr Celadet (Sînemxan û Useyma Bedirxan) jî di vî derbarî de didin zanîn ku ev nûçe bê bingehe û ji gote gotan pêkhatiye.

Berhem

  • Elifba Kurdî
  • Rêzimana Kurdî
  • Rûpelên Elfabê
  • Ferhenga Kurdî
  • Rêzimana Elifbaya kurdî
  • Dîbaca nimêjên îzêdiyan

15.06.2014 – http://ku.wikipedia.org/wiki/Celadet_Al%C3%AE_Bedirxan

Cigerxwin

Asıl adı Şehmuz olan Cigerxwin, 1903’te Mardin’in Gercüş kasabası Hesarê köyünde doğdu. Ailece 1914 yılında Kamışlı’ya bağlı Amud nahiyesine göçtüler. Savaş sonrasında Suriye sınırları içinde kaldılar ve tekrar köylerine dönmediler. Küçük yaşlarda çobanlık ve ırgatlık yaptı. Toprak ağaları ve beyleri iyi tanıdı.

Halktan diğer insanlar gibi okul yüzü görmedi.

18 yaşında Diyarbakır’a geldi. Dini eğitimi veren şeyhlerin yanına gitti. 15 yıllık eğitimi 8 yılda tamamladı. Eğitim gördüğü her yerde Kürt halkının acı ıstıraplarını gördü. Medresede olduğu dönem Kürt kültür ve edebiyatını öğrendi, yazılı klasikleri tanıdı.

1928 yılında Kürtçe şiirler yazmaya başladı. 1925 Şeyh Said İsyanı’na katıldı, isyandan sonra bir grup Kürt aydın ve yurtseverle Suriye’ye gitti. 1937’de XOYBUN adında kurulan örgüt içinde yer aldı. Hawar dergisinde Cigerxwin isimiyle şiirler yazdı.

1949 yılında bir toplantıda komünistlerle tanıştı. Komünistlerle sıkı ilişki içinde çalışarak, 1957 yılına kadar Cizre İçin Barış Komitesi Başkanlığı’nı yaptı. Bu yıllarda Suriye Kürdistan Demokrasi Partisi’ne katıldı. Cigerxwin yaşamının sonuna kadar Suriye Kürdistan Demokrat Partisi Merkez Komitesi Üyesi olarak kaldı. 1961 yılında Irak’taki ulusal harekete yardım etti. Burada parti kadrolarını eğitti ve Kürdistan Akademisi’nde dersler verdi. Güney hareketi yenilince geri Suriye’ye döndü.

1973 yılında Suriye’nin baskısı karşısında Beyrut’a geçti ve tutuklanmaktan kurtuldu. 1979 yılında Stockholm’a geçti ve çalışmalarını burada sürdürdü.

Cigerxwin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şiirlerinde Kürt işçi ve köylülerin Kürt burjuvalarına ve toprak ağalarına karşı verdiği mücadeleyi işledi. Bu şiirlerindeki devrimci öz, bütün ülkenin işçilerinin mücadelesini yansıtıyordu. Cigerxwin’in birçok romanı ve şiir kitabının yanı sıra araştırma kitapları da vardır. Kürtçe sözlük hazırlayan Cigerxwin’in 16 tane Kürtçe eseri vardır.

Sosyalist, araştırmacı ve şair olan Cigerxwin, 22 Ekim 1984’te Stockholm’da vefat etti.

Kîme Ez?

Kîme ez?
Kurdê Kurdistan
Tev şoreş û volqan
Tev dînamêt im
Agir û pet im
Sor im wek etûn
Agir giha qepsûn
Gava biteqim
Dinya dihejî
Ev pêt û agir
Dijmin dikujî
Kîme ez?

Ez im rojhilat
Tev birc û ketat
Tev bajar û gund
Tev zmar û lat
Ji destê dijmin:
Dijminê xwînxwar
Xurt û koledar
Ji rom, ji fireng
Di rojên pir teng
Bi kuştin û ceng
Parast, parast
Parast min ev rojhilat
Kîme ez?

Rojhilatê nêzik
Rojhilatê navî
Ev bajar û gund
Ev bej û avî
Ket bin destê min
Pî da ser dijmin
Min bi ceng û şer
Zanîn û hiner
Pişta wî şikand
Serî lê gerand
Ez bûm padîşah
Xurt û serbilînd
Ketm destê min ta sînorê
Hind Kîme ez?
Kîme ez?

Kurdê serf iraz
Dijminê dijmin
Dostê haştîxwaz
Ez xweş mirov im
Ne hirç û hov im
Lê çibkim bê şer
Dijmm naçî der
Bav û kalê mm
Dijîn tev serbest
Naxwazim. bijîm
Te ebed bindest
Kîme ez?

Divê ez derxim
Dijminê xwînxar
Şahê efyûnkêş
Jontirkê dijwar
Serbest bijîm ez
Wek hevçaxê xwe
Dilxweş bîxum ez
Rez û baxê xwe
Çekan hilgirim derkevim meydan
Rêçek nû çêkim ji boyî însan
Kîme ez?

Ez im ê şikand leşkerê Rêşar
Min bi xwîna xwe parastî ev war
Di sînga dijmin ez bûme kelem
Xwe dan ber siya min Turk û Ecem
Li ser serê min
Sinbil û kulah
Serê hespê min
Digirt Padîşah
Ez im ew gernas
Ew Selahidîn
Bipirs ji dimyat
Bipirs ji Hetîn
Kîme ez?

Ez im Erdeşîr
Ew Noşîrewan
Kesrayê mezin
Bi tac û eywan
Dostê kevnare
Ko bûne dijmin
Ser ditewandin
Ber agirê min
Ez im ew qelaş xurt û pehlewan
Xerac min distan ji Hind û Yewnan
Kîme ez?

Ez im gernas ez im ev mêrxas
Belê ez im Kurd
Yro ez mame
Bindest û zigurd
Ew tac û eywan
Tev çûn û rizîn
Dijmin nav û deng
Tev ji min dizîn
Xistin laşê min mîkrobên teres
Ta bûm perîşan bê nav û nekes
Kîme ez?

Ez im ew kurdê serhişk û hesin
Yro jî dijmin ji min ditirsin
Bîna barûdê
Kete pozê min
Dixwazim hawîr
Biteqim ji bin
Dîsa wek mêra
Bikevin çîya
Naxwazim bimrim
Dixwazim bigrim
Kurdistana xwe
Axa mîdîya
Kîme ez?

Kawey hesinker bav û kalê min
Perçiqand serê Zehakê dijmin
Ji gerdana kurd
Wî şikand zencîr
Serê me parast
Ji birîn û şûr
Roja hat kuştin xwînmijê dilsoz
Goya dibêjin: – Ew roj e nûroz
Zivistan diçî
Ew rojên ne xweş
Parêz dibî kurd
Ji dêwê zergeş
Wesan dibêjî Zerdeştê rêzan
Ehreman dişkê Hirmiz tê meydan
Kîme ez?

Ez im ê çêkir ev cejn û nûroz
Divê bistênim
Wilo nemênim
Bigrim tol û doz
Fermandar bim ez
Li ser Kurdistan
Bo min bimênin
Ev bax û bustan
Ev şax û ev deşt
Rez û şînahî
Bigrim destê xwe
Dil xoş û şahî
Zana û xwenda
Dezgevanên xurt
Vî warî bigrin
Bikin ronahî
Kîme ez? .

Ez im Kardox, Xaldêwê kevnar
Ez im ew Mîtan, Nayrî û Sobar
Ez im ew Lolo
Kardok – û Kudî
Ez im Mad û Goş
Horî û Gudî
Ez im Kurmanc û Kelhor, Lor û Gor
Ez im, ez Kurd im, lî jêr û jor
Çend hezar sal in
Kurdistana min
Perçe perçe ma
Bindestê dijmin
Kîme ez?

Iro ji Lor û Kelhor û Kurmanc
Ji dest xwe berdan ew text û ew tac
Bûne Olperest
Bi tizbî û xişt
Ta dijmin şikand
Li me ser û pişt
Me dan bin lingan dewlet û hebûn
Bûn dijminê hev perçe, perçe bûn
Ta ko Kurdistan
Ta ko Kurdistan
Jar û perîşan
Kete bin destan
Kîme ez?

Ez im ev milet ez im ejdeha
Ji xewa dîlî şîyar bûm niha
Dixwazim wek mêr
Dixwazim wek şêr
Serê xve hildim
Çi ser bilind im
Bi cîhan carek
Ez bidim zanîn
Rêçika Markîs
Rêçika Lenîn
Kurê Guhderz û Ferhad û Rustem
Kurê Salar û Şêrgoh û Deysem
Bejin bilind im
Wek Dêw bilind im
Ez dest dirêj im
Serbest dibêjim
Dixwazım bi lez
Gavan bavêjim
Kîme ez?

Ne xwînxwar im ez haştî xwaz im ez
Serdarê me ye gernas û nebez
Em şer naxvvazin
Divên wekhevî
Em paşve naçin
Dijmin direvî
Ji bo mirovan em tev dost û yar
Bijî Kurdistan bimrî koledar
Kîme ez?

Cigerxwîn

şiirlerini için tıklayınız; http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?sair=1248

Var Oluşuyla Yarattığı Her Şey Roni Mina Evinec,Göçüşüyle Şimdi Her Şey Tari Mina Mirine….

“Benim yazarlığım farklıdır, benim konumumu öteki yazarlarla karıştırmamak lazım. Türkiye’de benim durumumda olan bir tek yazar bile yoktur. Ben yasak bir dilde yazıyorum. Ve bu benim yazdığım her türlü sözcüğe yansıyor. Ben o ruh haliyle yazıyorum. Ben bu dili 18 yaşında cezaevinde öğrendim. Musa Anter bana öğretti. Ve bin bir güçlükle bir edebiyat dili kurdum.

Bir yazarın sahip olması gereken, yazarlığın sürdürülebilmesi için zorunlu olan hiçbir şeye sahip olmayan biriyim. Ne benim devletim oldu, ne kütüphanelerim, ne üniversitelerim, ne iletişim kanallarım, medyam oldu ne de okuyucularım. Bütün bunları yaratmak gerekiyordu.

Bir Türk yazarı “ben roman yazacağım” dediğinde kurulmuş bir dil var, o dilin olgunlaşmış bir edebiyat dünyası var. Medyası, üniversitesi, okuru, bir derneği, binlerce kitap, binlerce yazar, binlerce edebi ses var. Yapması gereken tek şey kendine ait bir ses. Ben bunların hepsinden mahrumum.

Ama ben kendimi herkesten fazla güçlü de hissediyorum. bunun nedeni de benim okuyucum. Ben okuyucumu çok seviyorum. Onu çok takdir ediyorum, ona çok saygı gösteriyorum.

Ben, ruhu zedelenmiş, sesi kısılmış, kendisini ifade etmekte çok güçlük çeken insanların yazarıyım. Onlar da bana karşı çok büyük bir coşku görüyorum. Dünyada hiçbir yazarın buna nasip olacağını zannetmiyorum.

Dünyanın en mutlu yazarı benim, artık ölsem de gam yemem.”

/ Mehmed Uzun

Destana Egîdekî (Kendi Notlarıyla İsminin Hikayesi)

“İsmim Mehmed. Soyadım uzun. Doğum tarihim 01.01.1953. Herkes beni böyle biliyor… Ama bunların hiçbiri gerçek değil; ismim Mehmed değil, soyadım Uzun değil, doğum tarihim bu rakamlar değil.

Mehmed Uzun ne yazık ki, dünya edebiyatında sıkça görülen, özellikle totaliter rejimlerin baskı, yasak ve sansürlerinden kendilerini korumak için yazar ve aydınların ister istemez başvurdukları türden bir müstear isim de değil…

Bu tür müstear isimlere öteden beri alışkınım, doğduğum ve büyüdüğüm yörelerde herkesin birden fazla hayatı vardı ve bu hayatların birçoğu gizliydi. Gizli hayatların da kendine özgü kodları, isimleri vardı; neredeyse tüm Kürt yazarların ismi takmaydı… Ama Mehmed Uzun, böyle bir isim değil. Mehmed Uzun, aynı zamanda benim de, ancak ben’i esir almış bir ben.

Esas ismim yasak olduğu için Mehmed oldum. Esas soyadım yasak olduğu için uzun oldum. Bir insan olarak hiçbir değerim olmadığı, sadece ehlileştirilmesi gereken bir sürünün mensubu olarak görüldüğüm için de, en rahat şekliyle, künyeme 1.1.1953 yazıldı. …

Önadım Mehmed, dedemin ismi Heme’den geliyor… Heme, Meme, doğduğum yörelerde gündelik yaşamda en çok kullanılan isimlerden. Ama bu isim resmi hayatta yasak; bu ismi alamazsınız, bu isimle nüfus kaydı yaptıramazsınız, bu isimle hiçbir resmi kuruma başvuramazsınız…

Soyadım Uzun’a gelince, bu da yine dedemden geliyor… Biro dedemin dedesinin ismi. Direj de onun lakabı, yani uzun. Biroye Direj, yani Uzun Biro. Ama yine isimlere ilişkin yasalara göre hem Biro ‘türk örf ve adetlerine’ uygun değil hem de Direj Kürtçe olduğu için yasak. Bu nedenle resmi kurumlar tarafından Biro tamamıyla atılıyor, Direj de Türkçesiyle uzun haline getiriliyor. Bir hafızanın yok oluşu çoğu zaman böylesine dikkat çekmeyen küçük değişikliklerle gerçekleşiyor işte”

Kürtlerin Çehov’u Nûredîn Zaza

Nûredîn Zaza, Kürt edebiyatı ve politikası konusunda çok önemli işler yapmış bir şahsiyettir. Daha çocukluk yıllarında ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve bütün bir ömür boyunca sürgünlük acısıyla kavrulmuştur. O da dönemin önemli kişilikleri Celadet Bedirhan, Memduh Selim Bey ve Hawar ekolünün diğer entelektüelleri ve aktivistleri gibi doğduğu topraklara duydukları özlemle aynı kaderi paylaşmış ve yurdundan uzak yerlerde ölmüşlerdir.

Nûredîn Zaza elbette yasaklardan, zorbalıklardan dolayı yurtsuzluğu bir tercihe dönüştürmek zorunda kalmıştır. Elazığ’ın Maden ilçesinde 1919 yılında doğmuş, daha sonra abisi Dr. Nafiz’le birlikte Suriye’ye kaçmış, yirmili yaşlarının başında ise ilk öykülerini Kürtçe olarak Hawar dergisinde yayınlamaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllardan sonra İsviçre’de Lozan Üniversitesi’nde yükseköğrenimini tamamlamıştır. Daha sonra ise Avrupa Kürt Öğrenci Derneği’ni kurmuş ve orada bir önde gelen aktivist olarak çalışmaya devam etmiştir. İlerleyen yıllarda Suriye’de bir parti kurmuş ve hemen sonrasında da tutuklanmıştır. Bu yıllardan sonra gerek Suriye’de gerekse Irak, Ürdün ve Lübnan’da sık sık tutuklanıp, hapis yatmıştır.

1969 yılında yeniden Lozan’a dönerek Kürt dili ve kültürü alanında önemli çalışmalara imza atmış, Paris’teki Kürt Enstitüsü’nde yer almış, ölmeden bir yıl önce de Ahmedê Xanî’nin (Hani) Mem û Zîn eserini Fransızcaya çevirmiştir. Türkçeye Bir Kürt Olarak Yaşamım olarak çevrilen eseri Avrupa’da çok ses getirmiş, ancak 1988 yılında kansere yakalanıp, doğduğu toprakları bir daha göremeden ölmüştür.

Nûredîn Zaza bütün bu aktivistliğinin ve siyasal kimliğinin yanında edebiyatı hiçbir zaman ikinci plana atmamış ve daha gençlik yıllarından itibaren öyküleriyle Hawar dergisinde görünmüştür.

Öyküleri 1995 yılında Fırat Cewerî tarafından derlenip bir araya getirildi ve çok iyi bir önsözle Keskesor adıyla Nûdem Yayınları arasından yayımlandı.

Yakın zamanda ise aynı öyküler bu defa Lis Yayınları’nca Gûlê adıyla yayımlandı.

Hatıraları ise, el yazmaları okunarak ilk defa Avesta Yayınları’nca geçtiğimiz günlerde Bîranîn adıyla okuyucuya sunuldu.

Diğer yandan Pêrî Yayınları ise yıllar önce onun Bir Kürt Olarak Yaşamım adlı eserini Türkçe yayımlamıştı.

Celadet Bedirhan, Nûredîn Zaza için Kürtlerin Çehov’u diyordu. Gerçekten de öyküleri okuduğunuzda bu isim sürekli kafanızda dönüp dolaşır. Öykülerin kısalığı, derdini iyi anlatması, kullandığı dilin basitliği ama çarpıcılığı ve şiirselliği, yazdığı döneme göre çok ilerde öyküler olması Nûredîn Zaza’yı bir öykücü olarak da çok önemli kılmaktadır. Kimi öyküler biyografik özellikler taşırken kimi öyküler Kürtlerin gündelik yaşamlarında karşılaştıkları zorlukları, özlemi, karşılıksız aşkları, törelerin acımasızlığını anlatır. Romantik başkaldırışlar ise bütün öykülerde kendini gösterir.

‘Sürgün her yerde yalnızdır’

Keskesor’daki bir öykü dışındaki bütün öyküler 1941-42 yılları arasında yani daha Nûredîn Zaza yirmi iki-yirmi üç yaşlarındayken yayımlanmıştır. (Yakın zamana kadar bile Kürt edebiyatı yoktur diyenlerin dikkatine. 1941-42 yıllarında Kürtçe yazılmış modern ve dünya standartlarında öykülerden söz ediyoruz!)

Nûredîn Zaza’nın ilk öyküsü Xurşîd (Hurşit) Hawar’ın 27. sayısında yer alır. Masalsı bir havada ilerleyen bu öykü Hurşit’in evlat sevgisinin giderek vatan sevgisine dönüşmesini çarpıcı bir anlatımla okuyucuya sunar. Yine aynı yılda yazılmış ve Kürtçeye bir uyarlama olan Derketî ise sürgünlüğün acısını, özlemini ve her yerde yalnızlığını, kırgınlığını vurgular. Bu bir öykü olmaktan öte bir denemedir. Ve bu denemenin anahtar cümlesi ise “Sürgün, her yerde yalnızdır”.

Gulê ise kuşkusuz Zaza’nın en çarpıcı öykülerinin başında gelir. Bu kısa öyküde kadının sorunlarından tutun da, kahramanlık imgelerine kadar, oradan feodalitenin çıkmazlarından bir eşkıyanın, günah çıkarıp ülkesini savunmaya karar vermesine kadar birçok dert öykü estetiği göz ardı edilmeden işlenir. Qoçoyê Pola nam salmış bir eşkıyadır. İşlediği birçok suç, boynunda asılı duran birçok günahı vardır. Ancak ülkesinin işgal edilmesi karşısında sessiz durmaz ve eşkıyalıktan vazgeçip köylüleri ayaklandırmaya başlar. Tam da burada Gulê girer devreye. Gulê zorla evlendirilmiş ve daha sonrasında ise kocasını öldürmüş, Qoço’ya olan aşkından dolayı onun peşi sıra dağ dağ dolaşmış, âşık bir kadındır. Ancak bütün köylüler ona kötü gözle bakmakta ve onu dışlamaktadır. Gulê de ülkesini savunmak istediğinde yine dışlanır, yine hakarete uğrar. Ancak kimsenin yapamadığını Gulê yapar ve düşman komutanını kadınlığını kullanarak öldürmeyi başarır. Fakat bunu bilmeyen ve ihanete uğradığını düşünen Qoço tarafından da öldürülür. Bu öykü her yönüyle alegoriktir. Bu kısa öyküdeki bütün kişiler ciddi bir kırılmadan sonra dönüşüme uğrarlar. Bu kırılmanın temel imgesi yurt sevgisidir. Qoço eşkıyalıktan önderliğe, Gulê kirlenmiş ve dışlanmış kadınlığından, kahramanlığa doğru evrilir.

Stêrk (Yıldız) öyküsü ise bir çobanın, ağasının kızına aşık olmasını ama bunu bir türlü dillendirememesini çobanın gözünden ve iç dünyasındaki çalkantılar ön plana konularak anlatılır. Stêrk oldukça başarılı gözlemlerin olduğu, çobanın dünyasının son derece iyi tasvir edildiği bir öyküdür.

Kitaba adını veren Keskesor (Gökkuşağı) öyküsü ise Nûredin Zaza’nın hayatından derin izler taşır. Birinci tekil kişinin ağzından anlatılan bu öykü bir isyanın önce başarılı olmasını daha sonra da yenilginin yüz göstermesini bir çocuğun gözünden anlatır.

Kitaptaki diğer öyküleri ise şöyle sıralayabiliriz: Perîşanî, Hevîna Perîxanê, Xatûn an Piling, Dê an Xûşk ve 1965 yılında yazdığı Şerê Mêşa…

Öyküler naif bir anlatıma sahip olmalarına rağmen eskimeyen dertleri anlatır. Sade, anlaşılır ve bugün bile herhangi bir kişinin kolaylıkla anlayabileceği bir dille yazılmış. Fransız edebiyatının ve romantik akımın etkileri bu öykülerde apaçık görülürken işlediği konuların Kürtlerin gündelik yaşamından olması, öykülerin ruhunun hiç de yabancı olmaması onu özgün kılar. Bu anlamda Nûredîn Zaza, Hawar ekolü ve günümüz modern Kürt edebiyatı arasında bir köprü işlevi görmektedir.

Sürgün Kitabından(Kürtçeden çeviri: Abidin Parıltı)

Ülkesini terk etti ve dünyaya açıldı. Tanrı sürgünlere rehberlik etsin! İnsanların arasından geçtim, bana baktılar, ben de onlara; ama birbirimizi tanımıyorduk.

Sürgün her yerde yalnızdır! Güneş batarken ve vadi yarıklarından dumanlar yükselirken, kendi kendime soruyordum: “Akşamları evine dönen, ailesiyle birlikte olan kişi ne kadar mutludur”

Sürgün her yerde yalnızdır! Rüzgârın önüne kattığı bu akşamlar nereye gidiyor? Rüzgâr beni de önüne katıp savuruyor habersiz, keyfince beni de alıp götürüyor.

Sürgün her yerde yalnızdır! Bu gövermiş ağaçlar ve yeni açılmış çiçekler çok güzel; fakat bunlar ülkemin ağaçları ve çiçekleri değil: bana hiçbir şey anlatmıyorlar.

Sürgün her yerde yalnızdır! Bu ırmak kırık bir kalple ovada akmakta; fakat şırıltısı çocukluğumda duyduğum ülkemin ırmaklarını andırmıyor. Irmak bana hiçbir şey anlatmıyor.

Sürgün her yerde yalnızdır.

  • Keskesor – Nûdem Yayınları, 1995, 58 Sayfa.
  • Gul – Lis Yayınları, 2007, 80 Sayfa.
  • Biranin – Avesta Yayınları, 2008, 144 Sayfa.
  • Bir Kürt Olarak Yaşamım – Pêrî Yayınları, 2000, 280 sayfa. —-

Kaynak: Abidin Parıltı www.abidinparilti.com

Qedrî Can / Abidin Parıltı

Hawar ekolünün en önemli isimlerinden olan Qedrî Can 1911 yılında Mardin’in Derik ilçesinde doğdu. Esas ismi ise Abdulkadir Can’dır. İlköğrenimini doğduğu kentte tamamlayan Can, yükseköğrenimi için Konya’ya gidince yaşama bakışı değişir ve Kürtlüğünün farkına varması süreci başlar.

Bu dönemde politik düşüncelerinden dolayı devletin kolluk güçleri tarafından aranır. Türkiye karmaşık bir dönemden geçmektedir. Bu karmaşık dönemde bazı Kürt entelektüelleri de hak-hukuk savaşı vermeye başlamış ama çoğunluğu baskılardan dolayı ülkesini gizlice terk etmek zorunda kalmıştır. İşte Qedrî Can da böyle bir sürece girer. Ya tutuklanacak ya da ülkesini bir daha görmemek üzere terk edecektir.

Onun da kaderi Nûredîn Zaza’nın kaderine benzer. Aslına bakılırsa Hawar ekolünün bütün fertlerinin kaderleri aynı mecrada ilerler. Ülkedeki zulme başkaldırırlar ve sonrasında çok sevdiği ülkelerinden sürgün olmak zorunda kalır ve bilmedikleri topraklarda özlem ateşiyle kavrulup bu dünyayı terk ederler. Qadrî Can da ülkesini terk ettiğinde Suriye’ye gider. Sürgün oldukları topraklar onlar için bir şansa da dönüşür. Bütün zorluklara rağmen Kürtçeyi yaşatmanın ve geniş halk kitlelerine ulaştırmanın yollarını ararlar. Qedrî Can hem bugün bile modern sayılan şiirleriyle (ki en iyi şiirlerinden biri olan Gula Sor’u Ciwan Haco bestelemiştir) hem de öyküleriyle Kürt edebiyatı içinde kendine has bir yer edinir. Şiir ve öyküleri Hawar, Ronahî gibi dergilerde ve Roja Nû gazetesinde yer alır.

Edebi ve politik çalışmalarından dolayı Suriye’de gözaltına alınır ve 1959-61 yılları arasında tutuklu kalır. Qedrî Can 1972 yılında vefat eder ve Şam’da gömülür.

Vicdan Azabı Sorunsalı

Qedri Can ve kaderdaşı Kürtler yola çıkarken yazılı bir Kürt edebiyatından çok zor söz edilebilirdi. Ancak o ekolün yoğun çabası bugünkü modern Kürt edebiyatının temellerini atmıştır.

Qedrî Can’ın Guneh (Günah) adını taşıyan öyküleri Lîs Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta on beş öykü-deneme yer almakta. Guneh’teki öykülerin ortak teması çocukluk yılları ve anılardır diyebiliriz. Qadrî Can, anılarını ustalıkla edebiyat estetiği içinde işlemiştir.

Hatıralar, Qadrî Can’ın da peşini bırakmamış ve yaşadığı zamanlarda bile hep geçmişin izini sürmüştür. Bu anılarda ise çoğunlukla dostluğu, tabiatı, Kürt geleneklerini işler. Bazı feodal değerleri eleştirmiş ve her defasında birlikteliğe vurgu yapmıştır.

Guneh’teki iki öykü üzerinde durmak Qedrî Can’ı anlamak için vesile olabilir. Bu öykülerin ilki kitaba da ismini veren Guneh’tir.

Guneh’te yazar okul çağlarına döner. Çocukluğunun geçtiği Mardin’in Derik ilçesine… Bu öyküde Can, iyi niyetle, arkadaşının cesaretini sınamak için yaptığı bir şakanın nasıl ölüme kadar gidebileceğini ustalıkla anlatır. Çocukların dünyasını ve geleneksel söylemlerden dolayı oluşan batıl inançların nasıl birer kâbusa dönüşebileceğini bütün çıplaklığı ve çocukluğun acımasız dünyasının vurgusuyla işler. Sonrasında ise viraneye dönüşen ve bütün bir ömür boyunca insanın peşini bırakmayan vicdan azabına odaklanır. Bir şaka hem bir hayata, hem bir dostluğun sonsuza kadar yok olup gitmesine hem de bir çuval tuğla gibi bütün bir ömür boyunca taşınmak zorunda kalınan suçluluk duygusuna neden olur.

Politik Tuzaktan Uzakta

Bir diğer öykü olan Sond (Yemin) ise yine dostluklar ve sınamalar üzerinedir. Bu öykü kan kardeşi mevzusunu odağa oturtur. Eğer bir seçim yapmak gerekirse bence Qedrî Can’ın en iyi öyküsüdür de. Can, burada yine okul zamanlarına ve çocukluğuna döner. Öğrencilerin birbirini şikâyet etmek için yarıştığı ve hocaların çocukları disipline etmek için zalimleştiği zamanlar. Anlatıcının, zayıf ve çelimsiz bir arkadaşını hocaya şikâyet etmesiyle başlar öykü. Çünkü su içilen bidonun musluğunu kırmıştır. Hoca tam da bu çelimsiz çocuğu cezalandırmak için falakaya yatıracaktır ki daha güçlü kuvvetli bir çocuğun çıkıp suçu üzerine alması ve onun falakaya yatırılması anlatıcıyı şaşkına çevirir. Falaka işlemi bitip, çocuk elden ayaktan kesilmiş bir halde bahçede otururken anlatıcı onun yanına gider ve neden kendisini hocaya karşı yalancı çıkardığını sorgular. Çocuğun cevabı ise hazırdır. Çünkü çelimsiz çocukla kan kardeşidirler ve güçlü olan, güçsüz olanın yerine ceza çeker. Yeminleri bunun üstüne kurulmuştur. Bu aşamadan sonra anlatıcı bir sorgulamadan geçer. Bakar ki çevresindeki herkes kan kardeşi olmuştur. Ama onun kan kardeşi yoktur. Bir süre bunun çaresizliğini çeker. Kendini yalnız hisseder. Yaptığından utanır. Nihayetinde o da bir şekilde kendisinden daha güçlü, daha cesaretli bir çocukla kan kardeşi olur. Ancak onun da kaderi farklı olmaz ve çember kapanır. Anlatıcıyı bir köpeğin saldırısından korumaya çalışınca köpek tarafından ısırılır ve kuduz olur. Sonraki süreçte de bir daha dostunu göremeden ölür. Dostluklar sınanmış, bedeller ödenmiştir. Bu öykü dostluk üzerine bugüne kadar okuduğum en iyi öykülerinden biridir. Çocukluğun nahifliği, güç ve zayıflık meseleleri, sınamalardan geçmek zorunda olan dostluklar ve bir yeminle değişen hayatlar…

Qadrî Can bütün öykülerinde pastoral hayatı bütün canlılığı ve kendi gerçeklikleriyle ustalıkla anlatır. Öykülerin dili geleneksel kelimelerin ağırlıkta olduğu ve bugün bile kullanılan bir dildir. Yapmacık olandan ve sonradan oluşturulmuş kelimelerden uzak, basit ve gündelik hayat içinde bile hâlâ kullanılan bir dil… sadece derdini bütün çıplaklığı ve çarpıcılığıyla anlatan, bir kelimesi bile fazla olmayan bir öykü dünyası…

Qadrî Can, bütünüyle politik bir alanda yer almasına rağmen öykülerinde politik olanın tuzağına düşmemiş. Gündelik hayatın çarpıklıklarını, ilişkilerin önemini, özlem duygusunu başat öğe olarak seçmiştir. Bugün bile hâlâ bütün canlılığıyla okunmasının nedeni de tam da burada yatmaktadır. Yerel olanı işlerken dar kalıplara girmemiş, evrensel olanı ve insanlığın ortak dertlerini göz ardı etmemiş, kendinden yola çıkarken bütüne seslenmeyi başarmıştır. Yazılı Kürt edebiyatının ilk ürünleri arasında yer almasına rağmen hem kurduğu öykü dünyası hem de dili onun dünya edebiyatından ve gelişmelerden haberdar olduğunu apaçık gösterir. Guneh – Qedrî Can – Lis Yayınları – 2007 – 96 sayfa.

www.abidinparilti.com / Abidin Parıltı / Radikal Kitap Ekinde Yayınlanmıştır